Didem Ünal Demir’in Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz? Romanı Üzerine

Didem Ünal Demir’in “Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?” romanı; özenli dili, yaratıcı atmosferi ve eğlenceli üslubuyla sürükleyici bir anlatı. Geniş bir yaş grubundan okurun zevkle okuyabileceğini düşündüğüm eser, polisiye-gerilim türünün özelliklerini taşısa da arka planda toplumsal olayların politik boyutlarını irdeleyen, sosyolojik bir derdi olan ve hem kitle psikolojisi hem de bireysel psikoloji kapsamında okura ayna tutan çok katmanlı bir yapı kuruyor. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından zengin bir zemin sunuyor.

Romanın sosyo-psikolojik arka planı ve siyaseti estetize eden yaklaşımı, onu basitçe formüle edilmiş ve yalnızca ticari kaygılarla kurulmuş gerilim anlatılarından ayırıyor. Cinayet ve cinayetin çözümlenmesi ise romanda sadece okurun merakını besleyen bir olay değil; sosyo-psikolojik çözümlemeyi mümkün kılan merkezi bir araç olarak kullanılıyor.

Hayattan Kaçarken Kendine Tutulmak

Esin; iyi işlenmiş, ayrıntılarıyla ete kemiğe büründürülmüş, günümüzün “hız” çağında yavaşlığı arayan bir kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Zor bir çocukluğun ardından yaşadığı mutsuz evlilik ve kronik depresyon ayrıca annenin takıntılarının sebep olduğu  detaycı kişilik, onun toplumdan uzaklaşma eğilimini belirginleştiriyor. Büyük şehrin gürültüsünden, gündelik hayatın yüklerinden ve insan kalabalığından kaçmak isteyen Esin, kendisine dingin bir yaşam kurabileceğini düşündüğü Sikkeli köyünü seçiyor.

Ancak romanın daha başında vardığı “hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı” tespiti, Esin’in peşini bırakmıyor. Şehirden uzaklaşmak, insanlardan uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Dolayısıyla kaçış bir kurtuluşu getirmiyor.  Daha önemlisi, mekân değiştirmek insanın kendi iç dünyasından uzaklaşmasına yetmiyor.

Esin’in Sikkeli’de geçirdiği ilk beş ay, yalnızca köy yaşamına ilişkin sosyal gözlemlerden oluşmuyor. Bu dönem aynı zamanda kahramanın kendi geçmişiyle, seçimleriyle ve insanlarla kurduğu ilişkilerle hesaplaştığı bir iç yolculuğa dönüşüyor.

Kaçışın Farklı Biçimleri

Romanın dikkat çekici yanlarından biri, “kaçış” temasını yalnızca Esin’in hikâyesi üzerinden ele almaması. Sosyallikten kaçan Esin’in sakinleşmek için geldiği Sikkeli’de karşısına, “unutmak için” Berlin’e giden, evliliklerini kurtarmak için Avrupa’dan Sikkeli’ye gelen, töreye başkaldırmak için dağdaki mağaraya sığınan kahramanlar çıkıyor. Uzaklaşmak isteği her zaman mekan değiştirerek kendini göstermiyor. Marry, John’ un eşi kimliğinden Ramazan için Phyllis’ i olarak kaçmaya çalışıyor.  

Böylece “kaçış”, romanın karakterlerini birbirine bağlayan “ortak bir ruh hâline” dönüşüyor. Romanda ustalıkla işlenen köy sakinleri; farklı mekânlara, farklı ilişkilere ve farklı hayatlara yönelseler de bir noktada birleşiyorlar: hepsi de kendilerinden, geçmişlerinden, toplumsal baskılardan veya içinde bulundukları hayatın yükünden kurtulmak istiyor. Bu kurtuluş, Meryem’ in Bora’ ya koşuş sahnesindeki sembolik anlamıyla unutulmaz satırlara karışıyor.

Ne var ki romanın temel sorularından ve bana kalırsa çağın sorunsallarından biri de burada ortaya çıkıyor: İnsan gerçekten kendisinden kaçabilir mi?

Roman kahramanımızın “kendimden mi kaçıyordum yoksa gerçek Esin’ i mi arıyordum” düşünceleriyle cebelleştiği hikayesinde bu sorunun yanıtı  “hayır” olarak  veriliyor.

Bir Hatırlatıcı ve Bağlayıcı Olarak Mekân

Şehirden kaçan fakat insandan uzaklaşamayan Esin için köy, başlangıçta bir yalıtım alanı olarak düşünülüyor. Ancak Sikkeli, beklenenin aksine onu insan ilişkilerinden tamamen koparmıyor.

Üstelik köyün gündelik hayatı, Esin’in geçmişiyle bugünü arasında beklenmedik bağlar kuruyor. Özellikle 90’ların ayrıntılarını taşıyan bakkal, çocukluğunu hatırlatan bir mekân olarak işlev görüyor. Böylece mekân yalnızca olayların gerçekleştiği bir sahne olmaktan çıkıyor; hafızayı harekete geçiren, geçmiş ile bugün arasında bağ kuran bir anlatı aracına dönüşüyor.

Esin’in verandası da romanda kayda değer mekanlardan biri. Veranda, başta dış dünyadan ayrışmanın, kendi sınırlarını korumanın bir alanı gibi görünüyor.  Zamanla onu köydeki insanlarla ve sosyal destek sistemleriyle ilişkilendiren bir araca dönüşüyor. Mezarlığın üzerini örttüğü birçok sır, verandada açığa çıkıyor.  

Romanın mekânın kullanımı kadar mekanlar aracılığı ile vardığımız  sonuç da dikkat çekici:  Esin insanlardan uzaklaşmak için mekân değiştirirken, mekân onu yeniden insanlara bağlıyor.

Sınırları Çizememek

Roman kahramanımız Esin kendisini “asosyal” olarak tanımlıyor. Ancak kahramanımızın kendini tanımladığı sıfatla, insanlarla ilişki kurma konusunda belirgin bir empati yeteneğine sahip olması ve köy halkının sempatisini kısa sürede kazanması çelişiyor.

Buradaki çelişki, romanın psikolojik kavramlara yaklaşımı açısından ele alınabilir. Bu noktada yazarın, gündelik dilde kolayca kullanılan bazı psikolojik tanımların ne kadar kırılgan sınırlara sahip olduğuna bilinçli olarak işaret ettiğini düşünüyorum.

Esin’in temel sorunu belki de insanlardan hoşlanmamak ya da insanlarla ilişki kuramamak dolayısıyla a-sosyallik değil; kendi sınırlarını çizememek. Kapının çanını duyduğu anda gelen kişiyle sohbet etmeyi, ona zaman ayırmayı, onu geri çevirmemesi gerektiğini  baştan kabul ediyor. Başkalarının ihtiyaçlarını, duygularını ve beklentilerini fazlasıyla dikkate alan bir karakterin, kendisine ait sınırları korumakta zorlanması; onun “asosyal” olarak nitelendirdiği kimliğinin ardındaki asıl çatışmayı görünür kılıyor.

Rütbeler ya da Ünvanlar

Romanda dikkat çeken bir başka katman ise insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde unvanların, statülerin ve toplumsal konumların taşıdığı anlam. İnsanların kim olduklarından çok anılma biçimleri, onları toplum nezdinde konumlandırıyor ve sıfatlar  bireysel kimliklerin önüne geçebiliyor. Esin İstanbullu ile  Yeniköylü  Esin ya da Dolambaz Ramazan’ la “ırahmetlik Ramazan” arasındaki fark düşündüğümüzden daha derin. Esin’ in tanımıyla “rütbeler”, romanın toplumsal yapı ve birey arasındaki ilişkilere yönelik eleştirel damarını güçlendiriyor.

Dört Duvar Arasında Kaybolan Hayatlar

Romanın bir başka güçlü tarafı da bireysel hayatların, kişiliklerin, arzuların dört duvar arasında nasıl sıkışabildiğini göstermesi. Duvarlar kimi zaman bir ev, kimi zaman bir evlilik, kimi zaman bir toplumsal rol, kimi zaman da insanın kendi zihni olarak karşımıza çıkıyor.

Fiziksel olarak dışarı çıkabilmek ile gerçekten özgürleşebilmek arasındaki farkı vurgulayan Meryem, romanın en güçlü karakterlerinden. Onun albino olması, yaşantısına ironik bir anlam da katıyor. Zira babanın otoritesi, albinodan daha vurucu etkiler yapıyor. Eril bir aile yapısı içinde okurun da tanımadığı silik bir anne, baba cezaevine girdiğinde hapishanesinden çıkabilen bir kız çocuğu toplumun kanayan yarası olarak boğazımızı düğümlerken, yazarın kadın sorunsallarına duyarsız kalmadığını da gösteriyor.  Gönül karakterinde de karnında bebeğiyle ortaya bırakılmış bir kadına ancak yalanlar üzerine kurulmuş bir hayat biçiliyor. Yalanların perdesi kaldırıldığında ise Ali Haydar’a “kaçmak” düşüyor.

Bir Toplumun Anatomisi

Romanda asla es geçmek istemediğim bir detay var. Karmaşık ilişkiler ağında ve toplumun bir modeli gibi kurgulanmış dağ köyünde, insanlar farklı kesimlerden geliyor. Dolayısıyla yazar, kirli işleri, toplumsal cinsiyet eşitliğini yok satan eril sistemi bir zümreye, gruba atfetmiyor. Para ve namus hırsını, özgürlük ihtiyacı ile normlara başkaldırmayı, görünmez duvarlar ardında bireyin gelişimine key vuran sosyal yapıyı evrenselleştiriyor.

“Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?” yalnızlık arayan bir kadının, bir dağ köyünde ayrıntıların peşine düşerken aynı zamanda  kendi iç dünyasına doğru yaptığı yolculuğun,  insanlardan uzaklaşmaya çalışırken insanlarla, geçmişten uzaklaşmaya çalışırken geçmişiyle, kendisinden uzaklaşmaya çalışırken de kendisiyle karşılaşmasının hikayesi.

Romanın belki de en çarpıcı ironisi tam da bu noktada kendini gösteriyor: Hayattan kaçmak isteyen insan, kaçtığı hayatın izlerini de yanında taşıyor.

Son söz olarak: Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz? yalnızca bir cinayetin ya da polisiye olay örgüsünün etrafında şekillenen bir roman olarak okunmamalı. Cinayet: toplumsal ilişkileri, bireysel travmaları, iktidar biçimlerini ve insan psikolojisini görünür kılan bir mercek işlevi görüyor. Romanın asıl meselesi ise ölümden çok hayatla kurduğumuz ilişkiye dayanıyor.

Ve Esin’in hikâyesi bize şu soruyu bırakıyor:

İnsan hayattan kaçarken gerçekten nereye gider; kendinden başka bir yere varabilir mi?

Yasemin ŞENGÖR