Duyguların Arşivi Romanı Üzerine
Peter Stamm’ın Delidolu Yayınları tarafından yayımlanan Duyguların Arşivi adlı romanı, insanın incinmemek için hayattan ne kadar uzaklaşabileceğinin sınırlarını arayan etkileyici bir anlatı. Özgün dilde ilk baskısını 2021 yılında yapan romanın arka planında pandemi atmosferi belirgin biçimde hissedilmektedir. Anlatı boyunca sosyal izolasyonun izlerine hem metaforik hem de somut biçimlerde rastlanır. Kahramanımızın tek başına yaptığı uzun yürüyüşlerde ve kendisini duygulardan soyutlama çabasında olduğu kadar, bakkalın parayla temas etmek istememesinde de bu izolasyonun izlerini görmek mümkündür. Kahramanımızın annesinin ölümü üzerine içine çekildiği bir yıl süren yas dönemi de pandemi günlerinin birey üzerindeki duygusal etkileriyle örtüşmektedir.
Roman psikoterapi süzgecinden geçirildiğinde; savunma mekanizmaları, bağlanma korkusu ve yas süreci kapsamında incelenebilecek çok katmanlı bir yapı ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, psikoloji eğitimi almış yazarın savunma mekanizmalarını nevrotik karakteri üzerinde sınadığı düşünülebilir. Bu nedenle kitap yalnızca yalnızlık, patolojik aşk ve yas üzerine kurulmuş bir roman olarak görülmemeli; aynı zamanda insanın kendisini duygusal incinmeden korumak için bugünü yaşamayı ne ölçüde erteleyebileceği üzerine kurulmuş psikolojik bir inceleme olarak da ele alınmalıdır.
Yaşam Tarzı Seçim midir, Kader mi?
Romanda kendini gerçek dünyadan soyutlamaya çalışan, insanlardan ve duygulardan kaçan, kendi tabiriyle “münzevi”, elli beş yaşını doldurmak üzere olan bir karakterle tanışırız. Roman kahramanının kendisini adeta hayattan silme ve geçmişte kalma uğraşıyla paralel biçimde, kahramanımızın ismini bilmeyiz. İsimsizlik, karakterin kendi hayatındaki silinmişliğinin bir uzantısı gibidir.
Bir gazetede yıllarca arşivci olarak çalışan bu nevrotik karakter, dijitalleşmeyle birlikte işini kaybeder. Ortalarda bir aylak gibi dolaşmayı gururuna yediremediğinden kendisini annesinden kalan eve kapatır. Zaman atlamaları ve kahramanımızın zihinsel gelgitleri üzerinden, bu kapanmanın beş yılına tanıklık ederiz.
Sıradışı kahramanımız gazetede yıllar boyunca tuttuğu arşivi, bazı prosedürlere ve kurallara uymak kaydıyla evin bodrum katına depolamıştır. Bu arşiv zamanla evde mesleğini devam ettirdiği bir alana dönüşür. Ancak burada önemli bir fark vardır: Kahramanımız artık gerçek olaylardan çok kendi kişisel arşivini tutmaktadır.
İlk bakışta kahramanımızın geçmişini saklama biçimi olarak görünen “duygular arşivi”, aslında bir tür psikolojik savunma mekanizmasıdır. Yüzeysel olarak bakıldığında yarım kalanlara dönme isteği gibi algılansa da temelde gerçekleşme ihtimali olan bir hayatı arama girişimidir. Çünkü kahramanımız geçmişi hatırlamakla yetinmez; geçmişte gerçekleşmemiş ihtimalleri de kaydederek onları zihninde canlı tutar. Bu yönüyle geçmişin kaydı, Walter Benjamin’in “tersine gelecek” kavramını hatırlatır. Duyguların Arşivi’nde geçmiş, yalnızca geride bırakılmış olan değil, gerçekleşmemiş ihtimallerin de saklandığı bir alan hâline gelir.
Dışsal Kontrol Odağı ve Sorumluluğun Reddi
Zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak istediğinde dahi insanlarla fazla karşılaşmayacağı saatleri seçen kahramanımız, acı verici deneyimlerden kaçınmakta; yaşayan ve değişen değil, kontrol eden ve güvenlik içinde kalan bir kimliği tercih etmektedir. İnsanlardan uzak kalmayı ve hatıralarıyla yaşamayı seçmiştir.
İsviçre’de geçirdiği üniversite yıllarında arkadaş ortamında bulunduğu için gelen pişmanlık halinde görüldüğü gibi sosyal ilişkiler, kahramanımız üzerinde psikolojik yük yaratır. Bu ilişkiler pişmanlığı beraberinde getirirken onu yaşananları sürekli düşünme hali olan ruminasyonda bırakır. Fakat kahramanımızın Paris’te geçirdiği bir yıl süresince, farklı kültürlerden bir arkadaş grubunda aidiyet hissetmesini de gözden kaçırmamalıdır. Bu detay, kahramanımızın ilişki kurma kapasitesinin bütünüyle ortadan kalkmadığını ancak bağ kurmayı farklı bir sosyal kimlik yaratarak başarabildiğini fark ettirir. Bu noktada yazarın kahramanında denediği tam bir sosyal çekilme yaşantısında bireyin ait olma ihtiyacını göz ardı etmediği düşünülebilir.
Okur olarak bu seçimin nedenlerini çocukluk yıllarında, travmatik yaşantılarında bulmaya çalışırız. Tam da bu noktada yazar; okurunu yönlendirmek ister gibi, kahramanımızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını olanca sadeliğiyle, belirgin travma izleri aktarmadan anlatır. Çocukluk yıllarında da takıntılı davranışlar sergileyen, üniversitede odasına çekilen genç adam; ilerleyen yıllarda bodrumuna çekilen, evde hiçbir şeyin yerini ve düzenini değiştirmeyen, hatta çocukken kaldığı odada dahi değişiklik yapmayan yetişkin adama dönüşmüştür.
Kahramanımız yolun başında bu konuda bizleri uyarır ve kendi tabiriyle “münzevi”, daha derin bakarsak “hastalıklı” hayat tarzını içinde bulunduğu sosyal çevre, yetenekleri ve tesadüflerle açıklar. “Belki de farklı ilişkiler, ofisler ya da çocuklar bir şeyler değiştirebilirdi,” sözü; geçmişte yaşananları ve hayat tarzını kendi eylemlerinin sonucu olarak değerlendirmek yerine, onları hayatın kaçınılmaz akışı içinde konumlandırdığını gösterir.
Kahramanımızın teslimiyet içinde, değişim ve gelişimi reddeden biçimde otantik yaşama sırtını çevirdiği bir hayatı “kader”le açıklaması, sorumluluk ve özne olma duygusunu dışsallaştırdığı anlamına gelir. Dışsal kontrol odağı sayesinde geçmişteki seçimleriyle yüzleşmekten duyacağı pişmanlıktan da kaçar. Böylece yaşantıları birer “seçim” olmaktan çıkar, onun dışında gerçekleşmiş olaylara dönüşür.
Bu noktada geleceğin belirsizliğine ve hüsranla bitecek deneyimlerin riskine karşı, düzenlenebilir ve korunabilir yönüyle güvenilir bulduğu arşivcilik, kahramanımızın kontrol ihtiyacını belirgin kılmaktadır. Arşiv, onun için yalnızca bir meslek değil, hayatı yönetmenin bir biçimidir. Yaşanan hayatın aksine arşivde her şeyin bir yeri, sırası ve kaydı vardır. Değişen dünyada kendisine güvenli bir alan yaratmasının nedeni de budur.
Romanın arşiv metaforu, onun kadercilik anlayışıyla da örtüşür. Kader geçmişi kaçınılmaz kılarken, arşiv geçmişi sabitler. Bu şekilde kahramanımız geçmişini sadece hatırlamaz; aynı zamanda onu meşrulaştırır. Değiştirilmesi mümkün olmayan bir geçmiş fikri, değişmek zorunda kalmamanın da gerekçesine dönüşür.
Dolayısıyla hayatın izlerini toplamayı hayatı yaşamaya tercih eder. Arşivleyerek sakladığı geçmişini kaderle açıklayıp sorgulanamaz hâle getirir. Belli ki yaşayarak değişmek yerine, arşivleyerek değişimi durdurmaya karar vermiştir.
Buradaki temel paradoks da tam olarak budur: Kahramanımız hayatı kaydetmeye çalışırken, aslında hayatın kendisinden uzaklaşmaktadır. Yaşamak belirsizlik, kayıp ve değişim içerir; arşivlemek ise olanı sabitleme ve kontrol altında tutma imkânı verir. Bu nedenle arşiv, kahramanımız için geçmişe açılan bir kapı olmaktan çok, geleceği engelleyen bir duvara dönüşür.

Ölümcül Bir Kadın Olarak Franziska
Kahramanımızın duygular arşivinde geniş yer tutan ilk aşkını hatırlaması ve adeta onunla beraber yaşaması ise yeni bir paradoksu beraberinde getirir. Franziska, kahramanımızın yarattığı psikolojik düzene karşı bir tehdit oluşturur. Çünkü geçmişte kader olarak bırakılan olay, Franziska aracılığıyla yeniden bir seçim ihtimali yaratır ve kahramanımızı “şimdi ne olacak?” diye düşünmeye zorlar.
Franziska yalnızca geçmişte kalan platonik bir aşk değil, yaşanmamış bir hayatın sembolüdür. Aynı zamanda “evinin kadını” olarak tabir edilebilecek toplumsal normatif figürün dışında yer alır. Şarkıcı olmayı seçmiş, sanatını icra etmek için bağlanmayı reddetmiş, farklı kişilerle ilişkiler yaşayan haliyle edebiyattaki “ölümcül kadın” portresini hatırlatır.
Ancak Franziska’nın kahramanımız üzerindeki asıl etkisi, onu geçmişe değil, geçmiş üzerinden geleceğe bakmaya zorlamasıdır. Kahramanımız için Franziska artık yalnızca kaybedilmiş bir kadın değildir; başka türlü yaşanabilecek hayatın temsilidir. Bu nedenle onun düşünceleri “Franziska’yı kaybettim” şeklinde değil, “Franziska ile yaşayacağım hayatı kaybettim” şeklinde ortaya çıkar.
Kahramanımız Franziska üzerinden gerçekleşmemiş, fakat bir zamanlar gerçekleşme ihtimali bulunan bir aşkın yasını tutmaz yalnızca; yaşanmamış benliğinin de yasını tutmaktadır. Kaybedilen şey bir insan kadar, o insanla birlikte mümkün olabilecek “başka bir ben”dir. Bu açıdan kahramanımızın bir yerde söylediği “Bir zamanlar kendim için daha farklı bir hayat düşlemiş olabilirim. Başka bir hayat mümkün olabilirdi,” sözü önemlidir.
Çünkü romanın asıl meselesi tam da burada belirginleşir: Kahramanımızın yasını tuttuğu şey yalnızca geçmiş değildir; geçmişte gerçekleşmeyen ihtimallerdir. Duygular arşivi bu nedenle bir hatıra deposundan çok, yaşanmamış hayatların mezarlığına dönüşür. Franziska ise bu mezarlıkta duran en canlı ihtimaldir.
Kahramanımızın hayatı boyunca yaptığı şey, kaybetmekten korktuğu için yaşamamak; yaşamaktan vazgeçtiği için de kayıplarını arşivlemektir. Böylece arşiv, başlangıçta onu acıdan koruyan bir savunma mekanizmasıyken zamanla hayatın yerine geçen bir dünyaya dönüşür. Geçmişi korudukça geleceği kaybeder; kaybettiği geleceği ise geçmişin içinde aramaya devam eder.
Bu nedenle Duyguların Arşivi, yalnızlık ve yasın ötesinde, insanın kendisini korumak adına kendi hayatından vazgeçme ihtimalini sorgulayan bir roman olarak okunabilir. Kahramanımızın trajedisi, hayatının elinden alınmış olması değil; hayatın sunduğu ihtimalleri, incinme ihtimalinden korunmak uğruna kendisinin yavaş yavaş terk etmiş olmasıdır.
Yasemin Şengör