Hürer Ebeoğlu Olmayacak Şeylerin Romanı Üzerine
Hürer Ebeoğlu’nun Bilgi Yayınları’ndan çıkan Olmayacak Şeylerin Romanı, ilk bakışta distopik bir dünyada yaşayan sıradışı kahramanların hikâyesi izlenimi uyandırıyor. Ancak roman ilerledikle Ebeoğlu’nun asıl meselesinin bir distopya kurmak değil, kurmaca dünyanın imkanlarından yararlanarak insanın acıyla, özgürlükle, benliğiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi görünür kılmak olduğu anlaşılıyor. Bu yönüyle distopya, romanda özgürlüğün ve acının sınırlarını, duygusal yakınlığın birey üzerindeki etkilerini sorgulayan bir düşünce zemini oluşturuyor.
Romanda geçmişinden, duygularından ve ilişkilerinden soyutlanarak bir yaşam kurmaya çalışan üç karakter üzerinden, acıyla baş etmenin farklı yollarını keşfediyoruz. Yazar karakter, yüzünü ve dolayısıyla kendisini dünyadan gizleyerek münzevi bir yaşam tarzı benimsiyor. Evliliğinde yaşadığı hayal kırıklığının yarattığı duygusal boşlukla baş edemeyen kadın karakter, iradesinden, geçmişinden ve özgürlüğünden vazgeçerek gönüllü köleliği seçiyor. İnsanlara yakınlarını kaybettikleri haberini acılarını hafifleterek iletme yeteneği olan polis, özel hayatında sorumluluklardan kaçarak acısını erteliyor.
Romanda bu üç kaçış biçimi birbirinden bağımsız hikâyeler olarak başlasa da aynı psikolojik ve düşünsel eksende buluşuyor. Davranışları ve travmaları birbirinden farklı kahramanlar, acıdan uzaklaşma arzusu ile görünmez olmayı, iradesinden vazgeçmeyi ya da başkalarının acısıyla ilgilenerek kendi acısını ertelemeyi seçiyor. Böylece Ebeoğlu, insanın acıyla karşılaştığında geliştirebileceği farklı savunma biçimlerini aynı anlatı içinde karşı karşıya getiriyor.
Maske: Görünmekten Kaçarken Görülme İhtiyacı
İnsanlarda nefret uyandıran yazar kahramanın maskesi karakter yaratan bir özellik olmanın yanında güçlü bir metafor da yaratıyor. Roman akışında maskenin yalnızca fiziksel bir korunma aracı değil; kişinin benliğiyle dünya arasına koyduğu mesafeyi temsil ettiğini anlıyoruz. Maske aracılığı ile görülerek reddedilmek ihtimalini ortadan kaldıran yazar kahraman, kendisine güvenli bir konfor alanı yaratmaya çalışırken, biz okurlar da dünya ile aramıza koyduklarımızı sorgulamadan edemiyoruz.
Yazar kahramanımızın sosyal ilişkilerden bütünüyle çekilerek acıyı ortadan kaldıramadığını da keşfediyoruz. Kahramanın sosyal hayattan kaçınması kısa vadede kaygıyı ve rahatsızlığı azaltırken sosyal reddedilme korkusunu arttırarak yakınlık kurma ve güven geliştirme imkânlarını yok ediyor. Görülmekten ve reddedilmekten kaçarken gerçek bir duygusal ilişkiye duyduğu ihtiyacı ortadan kaldıramayan karakterimiz, insanın bağ kurma ihtiyacından kolaylıkla vazgeçemediğini de gözler önüne seriyor.
Kaçınmak ve bağ kurmak arasındaki çatışma, kahramanımızın gönüllü kölelik sisteminden bir köle satın almasıyla daha belirgin hâle geliyor. Bu noktada özellikle “kadın köle” almak istemesi de kahramanımızın duygusal dünyasındaki kırılmaları açığa vuruyor.
Bu noktada maske ile gönüllü kölelik sisteminin duyguları bastırmanın ve duygular üzerinde denetim kurmanın araçları olarak ele alındığını da görüyoruz. Ancak bu araçların bastırılan duyguların ortaya çıkmasına zemin hazırlaması da güçlü bir ironi oluşturuyor. Dolayısıyla roman, insanın kendi duygularını bütünüyle kontrol edebileceği düşüncesini kahramanları aracılığıyla sorguluyor.

Gönüllü Kölelik: Özgürlükten Kaçış
Romanın en çarpıcı distopik araçlarından biri olan “gönüllü kölelik” sistemi, ilk bakışta özgürlüğün karşıtı gibi duruyor. Ancak karakter açısından bakıldığında kölelik sistemi bir paradoks yaratıyor. Köleliği seçen kahramanlar geçmişini, alışkanlıklarını ve kararlarını başka birinin denetimine bırakarak acısından kurtulabileceğini düşünüyor. Radikal bir kaçış mekanizması olarak “sıfırlama” arzusu, katlanılması gereken bir yük haline dönüşüyor.
Kadın kahramanımız evlilik hayatının hayal kırıklığına dönüşmesi üzerine yoğun duygusal acıyla karşı karşıya kalıyor. Bu sebeple tetikleyici deneyimlerden, dışa vuramadığı öfkeden ve açık hesaplardan uzak durmanın yolunu acının kaynağı sandığı benliğinden kaçmakta buluyor. Düşünceleri, duyguları, anıları ve özbenliği arasındaki bütünlüğü kaybediyor.
Ebeoğlu, gönüllü kölelik sistemi üzerinden insanın yoğun acı karşısında kendisinden uzaklaşma eğilimini edebî bir imgeye dönüştürüyor. Psikolojik kaçışı, gönüllü kölelikle somutlaştırıyor.
Başkalarının Acısına Sığınmak
Acı ile başetme deneyiminde polis kahramanımızı görevi gereği yakınlarını kaybetmiş insanlara onların acılarını hafifletecek biçimde haber verirken buluyoruz. Ancak kahramanımızın başkalarının acısını azaltma çabası, zamanla kendi acısıyla yüzleşmesini engelleyen bir mekanizmaya dönüşüyor.
Polis, duygusal ilişkilerinde yaşadığı doyumsuzluğu kendini faydalı hissederek telafi etmeye çalışıyor. Hiç tanımadığı insanların acılarını hafifleterek kendisini tüketmesi, “empati yorgunluğu” kavramını hatırlatıyor. Sürekli olarak başkalarının travmalarına ve yoğun duygusal deneyimlerine maruz kalan kahramanımızda empati yorgunluğunu, duygusal tükenme, hayattan geri çekilme, çaresizlik ve kendini ihmal etme, ihtiyaçlarını erteleme şeklinde bulguluyoruz. Dolayısıyla polis karakter, başkasını kurtarma çabasını kendi hayatından kaçmanın bir biçimine dönüştürerek romanın en güçlü ironilerinden birini de taşıyor.
Distopik Düzen Bir Psikolojik Laboratuvar Gibi
Bu noktadan bakıldığında romandaki distopik düzen, insan doğasına ilişkin gerçek bir sorunun laboratuvarı gibi çalışıyor. Gönüllü kölelik sistemi, özgürlüğün ve sorumluluğun yarattığı yükten kaçma isteğini somutlaştırıyor. Maske, görünür olmanın ve reddedilmenin yarattığı korkuyu görünür hâle getiriyor. Başkalarının acısını dindirme görevi ise kişinin kendi acısını ertelemesini temsil ediyor.
Ebeoğlu böylece gündelik hayatta çoğu zaman soyut ve psikolojik biçimde yaşanan çatışmaları bir kurmaca düzen içerisinde görünür kılıyor.
Yarattığı üç karakter, ortak bir savunmanın içine çekiliyor: Kendileriyle doğrudan karşılaşmaktan kaçmak.
Aşk Bir Kurtuluş Değil, Yüzleşme Alanı
Romanın doruk noktasında polis ile köle kadın arasındaki karşılaşma, yalnızca olay örgüsündeki düğümü çözmekle kalmıyor; romanın temel düşüncesini de somutlaştırıyor: İnsan geçmişini terk ederek kendisinden kurtulamıyor.
Bu nedenle romanın aşkı ve temsil ettiği “yeniden başlamayı” bir kurtuluş reçetesi olarak sunmadığı özellikle dikkat çekiyor. Yazar kahraman ile gönüllü köle arasındaki yakınlaşma, iki karakterin daha insani bir noktaya ulaşmasını, kendi kırılganlıklarıyla yüzleşmelerini sağlıyor fakat geçmişteki acıları ortadan kaldırmıyor. Eski eşlerin yeniden karşılaşması da kaybedilen zamanı geri getirmiyor.
Bu nokta bağlanma kuramının temel yaklaşımlarıyla örtüşüyor. Kuramsal açıklamalara göre birey, güvenli sosyal ilişkiler aracılığıyla stres ve yas dönemlerinde duygularını düzenleyebilir. Duygusal yakınlık, bireyin bütün sorunlarını ortadan kaldırmasa da kişinin kendi duygularıyla baş etme kapasitesini destekleyebilir. Romandaki polis ve köle kadın yakınlaşmadı da bu anlamda karakterlerin kendileriyle yeniden ilişki kurabilmelerine olanak tanıyan bir alan yaratıyor.
“Olmayacak Şeyler” Gerçekte Olan Şeyler
Romanın başlığındaki “olmayacak şeyler” ifadesi yalnızca fantastik ya da olağandışı bireysel özelliklere gönderme olarak okunmamalı. Romandaki olağandışılıklar aynı zamanda güçlü bir metafor işlevi görüyor.
Gönüllü kölelik; gerçek dünyada itiraz etmeyen, düşünmeyen ve sorgulamayan, pasif tüketici olarak yarattığı konfor alanından çıkmak istemeyen insanın kaybolmuşluğunu düşündürüyor. Bireyin kendini saklamasının tek yolu yüzünde maske ile dolaşmak değildir. Kişi sosyal destek sistemlerinden uzaklaşarak, duygularını bastırarak, sorumluluklarını reddederek de görünmez hâle gelebilir.
Kendi hayatındaki boşlukla yüzleşemeyen kişi, başkalarının zayıflığında kendine bir konfor alanı da yaratabilir. İnsanların acısına koşmak, her zaman fedakarlık demek değildir, kişinin acısını ertelemesinin bir yolu olabilir.
Bu açıdan romanın “olmayacak” olarak sunduğu şeyler aslında fazlasıyla tanıdık hâle geliyor. Distopik sistem, gündelik hayatın psikolojik gerçekliğini abartarak görünür kılıyor. Bu açıdan bakıldığında da Olmayacak Şeylerin Romanı, distopik bir dünyanın hikâyesinden çok insanın kendi iç dünyasındaki kaçışların romanına dönüşüyor.
Yasemin Şengör