Pınar İlkiz’ in Ortadan Üçe Öykü Kitabı Üzerine
Pınar İlkiz’in 2026’da İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Ortadan Üçe adlı öykü kitabı; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini kadınların kişiliklerini, ilişkilerini, öfkelerini ve kendilerine bakış biçimlerini dönüştüren bir mekanizma olarak ele alıyor. Feminist bir damardan beslenen öykülerde İlkiz, ataerkil düzenin kadın hayatındaki etkisini yalnızca mağduriyet üzerinden anlatmıyor. Bu düzenin kadınların iç dünyasında nasıl yer ettiğine, kadınlar arasında nasıl yeniden üretildiğine ve kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığına odaklanıyor.
Kitabın başlığından itibaren okurun iç dünyasında beliren bölünme çağrışımı kadınların parçalanmışlığına vurgu yapıyor. Öyküler aracılığıyla kadının kendi hayatı üzerindeki söz hakkının, görünmez emeğinin; aile, toplum, eş, geçmiş ve hatta kişinin kendi iç sesi gibi farklı aktörler arasında bölündüğü hayatlarla tanışıyoruz. Bu bölünme, “Organogram” öyküsünde kadının gururunun dahi aile içinde bölüşülecek ortak bir değer sayılması şeklinde, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin getirdiği adil olmayan bir sisteme işaret ediyor.
Bir Kültürel Miras Olarak Kadınlık
Yazarın ilk öykü kitabı Soğan Doğradığın Çıplak Eller’ de de görüleceği gibi, İlkiz’in öykülerinde kadınlık yalnızca bireysel bir deneyim olarak ele alınmıyor; geçmişten devralınan ve sonraki kuşaklara aktarılabilen bir yazgı olarak da beliriyor. Ancak Soğan Doğradığın Çıplak Eller’ deki tekinsiz ve karanlık atmosfer, Ortadan Üçe öykülerinde gündelik hayatın içine yerleşmiş şiddetin ironiyle görünür kılındığı, daha yumuşak bir anlatım biçimine dönüşüyor. İlkiz’in ironisi, bu ağır mekanizmayı çoğu zaman gündelik ve hatta gülünç görünen ayrıntılar üzerinden açığa çıkarıyor. Bu ayrıntılar, sıradan davranışların ardındaki yapısal şiddeti ortaya seriyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin aile ve toplum hayatına sızmalarını gözler önüne seren öykülerde kadınlar, birer antikahraman olarak karşımıza çıkmıyor. Öykü kahramanları tanıdığımız, bildiğimiz; uzak ama bir o kadar da yakın, gözlerinin içine baktığımız kadınlardan oluşuyor. Belki de her birinin öyküsü aslında biraz da bizi anlatıyor.
Hayatın içinden çıkmış bu samimi karakterler, yalnızca ataerkil düzen içinde dışarıdan uygulanan bir baskıya maruz kalan mağdurlar olarak değil, bir süre sonra kendilerine başkalarının gözüyle bakmaya başlayan ve dolayısıyla sistemin bir parçası hâline gelen kahramanlar halini alıyor. Bunu fark ettiği anda okur; toplumdaki konumunu, bir kadın olarak zihinsel tecrübelerini ve ataerkil sistemi içe alış seviyesini kontrol etmeden duramıyor.
Bu noktada kadının toplumsal yazgısında “kolektif kader” kavramı akla geliyor. Öyküler boyunca bir soru zihninizde dolaşıyor: kadınlık biçimini toplumdan bir miras olarak mı aldık ve daha farklısı olabilir miydi? Tıpkı okur gibi karakterlerin de bunu sorguladığı Ortadan Üçe öykülerinde kadınlık; isimler, evlilikler, kıyafetler, eşyalar ve aile ilişkileri üzerinden somutlaşan bir miras olarak aktarılıyor. Kadın, kendisinden önce verilmiş kararların sonuçlarını taşırken farkında olmadan aynı mirası sonraki kuşağa da aktarıyor.

Bu aktarım yalnızca davranış biçimleri ile sınırlı kalmıyor, “Evde giyersin” öyküsünde özellikle karşılaştığımız gibi kuşaklararası travma haline de geliyor. Çocukları küçük yaştayken evliliğini bitirmiş, onlara kol kanat germiş ancak kendi yaralarını iyileştirememiş Rukiye, kendi travmalarını kızı Gökçe’ye aktarıyor. Rukiye’nin yerli yersiz pazardan aldığı kıyafetleri bir “sevgi dili” olarak görmesi ve bu sonu gelmez alışverişlerin “evde giyersin” tartışmalarına dönüşmesi, sevgi ile kontrol arasındaki sınırın nasıl bulanıklaştığını da gösteriyor.
Gökçe’nin ruhu daraldığında, evde kendisinden başka kimsenin görmediği bir ilkyardım dolabından şefkat ve kucaklanma beklediği satırlar, duygusal atmosferiyle unutulmaz bir sahne yaratıyor. Bu sahnenin yine oldukça duyarlı biçimde anneye bağlanması ise kitabın temel meselesini yalın biçimde ortaya koyuyor: Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yaraladığı kadınlar, iyileşmemiş benliklerini ve geçmişten taşıdıkları yaraları sonraki kuşağa aktarabiliyor.
Kitabın çarpıcı öykülerinden “Adımız?”, kadınlığın bir miras olarak aktarılmasını somutlaştırıyor. Kitabın “kadın olmayı” “kolektif kader” düşüncesi üzerinden işleyen yanı, bu metinde etkileyici biçimde ortaya çıkıyor. Otuz dört yaşındaki Benan’ın bir seminer için gittiği organizasyon vesilesiyle yüzleştiği gerçek, adının kendi hayatından önce babasının geçmişine bağlanması, ismin kişisel kimlikten daha fazlası olduğunu gösteriyor. Böylelikle kadının kimliği, erkek eliyle geçmişten devralınan, adeta ipotekli bir kimliğe dönüşüyor.
Bir miras olarak “makbul” kadınlık biçiminin nesiller arası taşınması, yalnızca oturmuş bir sistem üzerinden işlemiyor. Toplumun kadına atfettiği roller, davranış ve düşünce kalıpları, kadınların bilmeden içselleştirmesiyle de yayılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini akla getiren klasik “Başkaları ne düşünür?” ya da daha yerleşik formuyla “elalem ne der?” sorusu, “Asude’ nin bir günü” öyküsünde dışarıdan işleyen bir mekanizma olmaktan çıkıp kadının kendi iç denetim aracına dönüşüyor. Sosyal anksiyetesi nedeniyle sürekli başkalarının bakışını hesaplayan Asude, bir süre sonra toplumsal denetimi kendi zihninde yeniden kurarak kendi özgürlüğünü daha da kısıtlıyor.
Bir Anlatım Aracı Olarak Eşyalar
“Evde giyersin” öyküsünde Rukiye’nin gençliğinde giydiği kıyafetlerle dolu sandık da yalnızca bir eşya değil, geçmişin saklandığı ve bugüne taşındığı bir hafıza nesnesidir. Benzer biçimde “Evliliğimde evliyim” öyküsünde yüzüğün tartıda ağırlık yapmaması için çıkarılması, evlilik bağının bedensel bir ağırlığa dönüşmesini ironik biçimde görünür kılıyor. “Tökezlemeden” öyküsündeki taşlar da kadınların duygusal dünyasının erkek egemen toplumsal yapı içindeki konumuna ilişkin metaforik bir anlam kazanıyor. “II.Ramses’ ten daha iyisini beklerdim” öyküsünde ise sehpanın üzerinde içi küf tutan bardak, toplumsal cinsiyet rollerinin katı sınırlarını temsil ediyor.
Dolayısıyla İlkiz’in öykülerinde kullandığı eşyalar ve gündelik ayrıntılar yalnızca dekoru tamamlamıyor; anlatıların politik yükünü taşıyan unsurlara dönüşüyor. Bazen dar gelen bir kıyafet, tartıda ağırlık yapan bir yüzük, ilk maaşla alınan çatal, bazen de bir taş karakterlerin söyleyemediklerini söyleyen sessiz anlatıcılar olarak anlam kazanıyor.
Öfke: Direniş mi, Başka Bir Hapishane mi?
Öfke duygusu, kitabın önemli damarlarından bir diğeridir. İlkiz’in kadınları geçmişe, yaşadıklarına, yaşayamadıklarına ve kendilerine çizilen sınırlara karşı öfkeli kişiliklerdir. Ancak yazar öfkenin kendisinden çok nasıl yönlendirildiğine odaklanıyor.
Bu kapsamda, Ortadan Üçe öykülerinde patriarkal düzenin ürettiği öfke her zaman sistemi hedef almıyor; kadından kadına, eşe ya da çocuğa yönelerek aynı düzen içinde tüketilebiliyor. Böylece değişim yaratabilecek bir enerji, baskının yeniden üretildiği bir araca dönüşüyor.
“Lavantalı el kremi” öyküsünde tanıştığımız Sevtap’ın çarpıcı hikâyesi bu duruma önemli bir örnek. Yaşadıklarını göz ardı ederek “makbul kadın”ı oynayan Sevtap, Nilay’ın özgürlüğünde kendi sınırlarını görüyor ve özgür olamamanın yarattığı öfkeyi hemcinsini aşağılamak için kullanıyor. Nilay’ ı değersizleştirerek aslında kendi benliğini savunmaya çalışıyor. Bu durum feminist literatürde “yatay düşmanlık” olarak tanımlanan mekanizmayı çağrıştırsa da İlkiz, meseleyi doğrudan kadınların birbirine düşmanlığı üzerinden kurmuyor; “kadın kadının kurdu mudur?” sorusuna empatik bir duyarlılıkla yaklaşıyor.
Dolayısıyla İlkiz’in öykülerinde kadının öfkesi, her zaman baskıyı ortadan kaldıran bir mekanizma işletmiyor. Tersine, yönünü bulamadığında eril otoritenin yeniden üretilmesine hizmet edebiliyor.
Kadınların Kendini Savunma Biçimleri
Ortadan Üçe, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yanı sıra kadınların bu baskıyla baş etme biçimlerini de ele alıyor. Öfke, teslimiyet, kaçış, bastırma, pasif direniş ve karşı koyuş, yapısal baskının farklı sonuçları olarak karşımıza çıkıyor” . “Yeni evlilere çeyiz” deki Asel’de teslimiyet benliği koruma yoluna dönüşürken “II.Ramses’ ten daha iyisini beklerdim” öyküsünde Şimal’in öfkesi ironik bir savunma biçimine dönüşüyor. “Asude’ nin bir günü”ndeki karakter başkalarının bakışından kaçmak için yüz yogasına sığınırken, “Evliliğimde evliyim”in Zeynep’ i evli olduğunu unutarak içindeki yıkımla başetmeye çalışıyor. “Aydınger” öyküsünde ise kahramanımız Irmak politik bir travmanın etkisine sol yanına karşı istem dışı körlük geliştirerek katlanmak istiyor. Kadının toplumsal rolleri ve yaşatılan adaletsizliğin erkek mağduru olarak Metin ise delilik kılıfında travmalarını saklıyor.
Bu tepkisel farklılıkların da gösterdiği gibi İlkiz, kadın karakterlerini tek bir mağduriyet kalıbına sıkıştırmıyor. Kadınların adını yalnızca “mağdur” olarak koyup onları pasif bir konuma hapsetmiyor; baskıya karşı farklı psikolojik ve davranışsal stratejiler geliştiren özneler olarak ete kemiğe büründürüyor. Ancak bu stratejilerin tümünün özgürleştirici olmadığını, bazılarının kadının hayatta kalmasını sağlarken aynı zamanda onu baskı düzeninin içinde tuttuğunu da trajik biçimde deneyimliyoruz.
“Yeni evlilere çeyiz”deki Asel’in öyküsünde dikkat çeken, evlilik sorunları yaşayan kadınların rahat uyuması için tasarlanan başlık da bu düzenin ironik bir sembolü olarak akıllarda yer ediyor. Kadının sorununu ortadan kaldırmak yerine, onun soruna daha rahat katlanmasını sağlayan bir nesne sunuluyor. Özgürlüğün yerine konfor, çözümün yerine tahammül geçiriliyor.
İlkiz’in burada kurduğu ironi yalnızca güldürmüyor; okuru rahatsız da ediyor. Çünkü gündelik hayatın içinde normalleştirilmiş pek çok davranışın aslında kadının hareket alanını daraltan bir düzenin parçası olduğunu fark ettiriyor.
İlkiz’in öykülerini güçlü kılan, kadını hedef alan toplumsal baskı biçimlerinden çok, kadınların bunlar karşısındaki psikolojik tepkilerine de odaklanması. Kitabın asıl meselesi yalnızca kadınların mağduriyeti değil, bu mağduriyetin benlikte bıraktığı izler… Bu nokta da kadınlığın kader olması da değişmez bir yazgı değil, kuşaktan kuşağa aktarılan ve yeniden üretilen toplumsal bir mirastır.
Sonuç olarak Ortadan Üçe, kadınların yalnızca başına gelenleri değil, kadınlık hâlinin nasıl üretildiğini de sorguluyor. İlkiz; ironi aracılığıyla sıradan görünen davranışların ardındaki şiddeti, eşyalara ve aile ilişkilerine saklanan travmaları görünür kılıyor. Kadının adından bedenine, emeğinden öfkesine kadar uzanan alanda birey olmanın önündeki görünmez sınırları gösterirken, kadınlığın kader gibi aktarılmasına karşı çıkmanın ilk koşulunun bu sınırları fark etmek olduğunu hatırlatıyor.
Belki de İlkiz’in öykülerinin asıl huzursuz edici tarafı burada: Kadınlığın nasıl öğretildiğini, nasıl içselleştirildiğini ve nasıl devredildiğini gösterirken, kader sanılan şeyin kimler tarafından, nasıl ve hangi bedellerle yazıldığını sorgulamaya ve çok daha derini kadınları kendi yaşamlarıyla yüzleşmeye çağırıyor.
Yasemin ŞENGÖR