Zorlu Bir Patika
Yasemin Şengör
Walter Benjamin, önemli eserlerinden Son Bakışta Aşk’ ın Çin İşi Antikalar bölümünde Çinliler’ in kitap kopya etme geleneğinden yola çıkarak, yüzeysel okuma eylemini ‘patikaya kuşbakışı bakmak’ davranışı örneğiyle somutlaştırır. Benjamin, bir kitabı okumakla patikayı uçaktan seyretmek ve kitabı kopya etmekle patikada dolaşmak arasında bir ilişki kurarak, kitaplara bir nevi patika olarak yaklaşılabileceği yönünde farkındalık kazandırır biz okurlarına. Bunu yaparken de ancak eleştirel bir okumanın yani patikada onun tüm manzaralarına ve gizli yönlerine açık bir şekilde dolaşmanın hayatımıza ya da düşünce dünyamıza katkı sağlayacağını vurgulamak ister gibidir.
Benjamin’ in bu düşüncesi ile tanıştıktan sonra tüm kitaplara bir patika olarak yaklaşmaya ve onların dünyasında benimle tüm sürprizlerini, manzaralarını, kıvrımlarını tanıştırmalarına izin verecek şekilde, derinlerine inip dolaşmaya karar vermiştim. Aradan geçen on yıl sürecinde, istisnasız okuyup anlamaya ve ‘yazarak’ dünyasına girmeye çalıştığım her kitapta bu düşüncemi uyguladım.
Benim Patikalarım
Bir patika olarak yaklaştığım ilk kitaptı; Pasajlar. Ama aynı zamanda yazarının kuralları ile okumaya çalıştığım, okurken düşünmeyi öğrendiğim, her metnin okurlarını bir başka metne götürdüğünü fark ettiğim ilk eserdi. Belki de çok daha önemlisi; bir eserin okurunu farklı metinlerle ilişkiye zorlamasının, metinler için bir kalite standardı olabileceğini ise bugün bu satırları yazarken keşfediyorum.
Bir kitabın patikasında dolaşırken, önce o yolu kuşbakışı izlerim. Kitabı, elimde evirir çevirir, sayfalarını karıştırır, başlıklarına, bölümlerine bakar, kapak resmini okumaya çalışırım. Hatta onu sevmeye… Yapı Kredi Yayınları’ nın ilk olarak Ahmet Celal’ in çevirisiyle 1993 yılında Türk okurlarıyla tanıştırdığı Benjamin’ in Pasajlar yapıtını ilk izlenim oluşturması için karıştırırken, gerek başlıklar gerekse zaman zaman rastladığım ‘auro’, ‘fleneur’, ‘yeniden üretim’, ‘pasajlar’, ‘barikat’ gibi kavramlar ve bunların yorumlanışı, bana sandığımdan daha zorlu bir patikada olduğumu hisettirmişti.
Pasajlar üzerine ilk okumalarımda, sanki önümde sık ağaçlarla dolu bir orman vardı. Bu ormanda derinliklere doğru yürüyebilmem, ilk yön saptamalarımı yapabilmeme bağlıydı. Kaybolmamak için ne yapmam gerekirdi? İlk adımı nereye doğru atmalıydım? Bu soruların yanıtını, daha doğrusu yapıtı okurken anlamamı kolaylaştıracak iki önemli kilit taşını, yapıtı yayıma hazırlayan Rolf Tiedemnn’ ın ‘Pasajlar Yapıtına Giriş’ başlıklı yazısında yakalamıştım. Bunlardan birincisi; Benjamin’ in Pasajları yazmaktaki amacı:
tarihi metaryalizmin odak noktası şeklindeki sorunu aydnlatmaya çalışmak; daha yüksek düzeyde bir somutluğu, Marksist yöntemin gerçekleştirilmesiyle birleştirmek, hangi yolla mümkün olabilir. İkincisi ise Benjamin’ in düşünce dünyasının kutuplarını oluşturan iki kavram: ‘somutluk’ ve ‘düşler kuramı’.
Pasajlar’ a dair ilk okuma serüvenim, birkaç aya yayılan zorlu ve yorucu bir süreçti. Ve bu sürecin sonunda okuma kültürü ya da okuma tekniğime bugün dahi kullandığım etkiler yapmıştır Pasajlar. Onun üzerine yazdığım ilk yazıda, şuan okuduğunuz giriş metni dışında çok fazla değişiklik yapma gereği duymadım. Çünkü o ilk yazının ötesinde söylenecek sözlerimi, bir başka özel çalışma için biriktiriyorum.
Hüzünlü Bir Yazgı
Ünlü Japon mimarlarından Tatado Ando, Roma’ da bulunan Pantheon’ a girer girmez, hayatında ilk kez mekanı hissettiğini söylüyor. Bu farkındalığı sağlayan, Pantheon’ un tepesindeki küçük açıklıktan sızan ışık, onun mimarlık hayatındaki yolunu da aydınlatıyor. Buna benzer olarak fikirleriyle ya da ürettikleriyle değerli olabilmiş insanların yaşam öykülerinde çoğu zaman bu büyük insanları harekete geçiren bir olay, bir yaşantı, bir kişi ya da bir fikirle karşılaşıyorum.
Benjamin’ i Pasajlar’ ı yazmaya iten, bir nevi ona ışık saçan, 1927’ de iç bulvarlar çemberinin kapanması uğruna feda edilen Opera Pasajı’ nın yıkıntıları arasında Aragon’ un kurduğu düşler oluyor. Aragon’ un bir ‘insan akvaryumu’ olarak tanımladığı pasajın yıkıntıları arasında yaşadığı düşler dalgasından esinlenen Benjamin, 1927’ de başyapıtını yazmaya başlıyor.
Tiedemann, ‘kimi kitaplar vardır, daha kitap niteliğiyle bir varlık kazanmazdan önce bir yazgıya sahip olurlar: (…) Pasajlar yapıtı için de durum böyledir’ diyor. Biraz heyecan verici, bir parça da hüzünlü bir yazgı Pasajlar’ınki. 1927 senesinde başlanıp bu yıldan itibaren bir düşün adamının hayatının merkezine oturan, uğrunda binlerce kitap karıştırılan ve sonuçta 1940 yılında Benjamin’ in Nazilere yakalanma korkusuyla intihar etmesiyle, yazarının canı pahasına koruduğu bir çantanın içinde taslaklar, bitirilmemiş notlar, yazışmalar şeklinde tamamlanamadan kalan, yaralı bir kitaptır Pasajlar.
İlk kez 1982’ de Tiedemann, Pasajlar projesinden kaynaklandığını düşündüğü makale ve tezleri bir araya getirerek eseri yayına hazırlamıştır. Ki bu, taslaklar halinde onlarca metni bir arada düşündüğünüzde, uygulaması ayrı bir bilimsel titizlik ve çaba gerektiren zor bir iştir. Belki de eserin ilk kez gün ışığına çıkartılması ile yazarının ölümü arasında kırk aşkın yıl olmasının sebebi de burada yatmaktadır.
Bugün Pasajlar, yayıma hazırlanmış hali ile ‘Tarih Kavramı Üzerine’, ‘Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’, ‘XIX. Yüzyılın Başkenti Paris’, ‘Caharles Baudelaire: Kapitalizmin Yükseliş Çağında Bir Lirik Şair’ ve ‘Baudelarie’ de Bazı Motifler Üzerine’ başlıklı tez ve makalelerden oluşmaktadır.
Auro
Benjamin, Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’ nda sanatsal doyumu savaştan bekleyen faşizmin karşısında durur ve faşizmin politikayı estetize etme girişimlerine verilecek karşılığın sanatın politize edilmesi olduğunun altını çizer. Sanat yapıtını irdelemeye Antik Çağ’ dan itibaren oturduğu dinsel ya da kült temelleriyle, büyüsel işlevleriyle başlayıp teknk yoldan yeniden üretimin yapıtı’gelenekselden’ kopartmasına doğru yol izler.
Bu makalede Benjamin’ in düşler kuramına dair düşüncelerinin izlerini kimi satırlarda, örneğin; ilk işaretleri, varlıklarını Yunanlılardaki döküm ve sikke basmaya borçlu olan tahta ve bakırbaskılarda görülen taşbaskının resimli gazetelerin habercisi olduğunu iddia eden düşüncelerinde net olarak görülebilmektedir.
Aynı zamanda bu makalede fotoğraf makinesinin taş baskıyı, onu da sesli sanelerin aştığını ifade eden satırlarından Benjamin’ in gerçeküstücülerden ayrı bir yol izleyerek, onlar gibi nesneleri uzağa fırlatıp bugünle dün arasındaki farkı azaltmak yerine nesneleri bugüne örneğin taşbaskıyı kendisini aşacak yeni bir üretim aracının yani fotoğraf tekniğinin çağına getirdiği de kayda değerdir.
Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’ nda ‘Sanat yapıtının teknik yoldan yeniden üretildiği çağda gücünü yitiren, yapıtın özel atmosferi olmaktadır,’ diyen Benjamin, okuru ‘auro’ olarak adlandırdığı ‘özel atmosfer’ kavramıyla tanıştırıyor. Ona göre ‘yeniden üretim’ yapıtı, geleneksel işlevi arasında sıkı bir ilişkisi olan özel atmosferinden kopartırken, onu kitlesel bir varlık haline getirip alımlayıcıya bulunduğu konumda ulaştırarak yapıtı adeta güncelliyor.
Yeniden üretim, yapıtı sadece gelenekselden kopartmakla kalmıyor, onu yaratıldığı andan itibaren varlığında bulundurduğu biriciklikten de yoksun bırakıyor. Benjamin’ in yeniden üretimin yapıta kaybettirdiği biricikliğe ilişkin satırlarını okurken, odamda dinlediğim Beethoven’ ın Viyana Kraliyet Tyatrosunda çaldığı ve yeniden üretim yoluyla bulunduğum konumda bana ulaşan 9. Senfonisinin bestelendiği andan itibaren varlığında bulundurduğu biriciklikten uzak olduğunu düşünmeden edemedim. Bunun yanında sanatsal bir hafızanın oluşturulmasında ‘yeniden üretimin’ şart olması ile Benjamin’ in düşüncelerinin yarattığı paradoksta üzerinde düşünmeye değer.
Çağıma Yabancı Olmayan Satırlar
Benjamin’ in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’ nda yaklaşık 70-80 yıl önce söylediği şu satırları, her geçen gün yazar sayısının okur sayısını aştığı bir ülkenin insanı olarak ve az sayıda gerçek yazarların karşısında binlerce okuru görmeyi ümit ederek, şaşkınlıkla okudum: ‘Yazın alanında yüzyıllar boyunca az sayıda yazarın karşısında binlerce okur yer almıştı. Bu durumda geçen yüzyılın sonunda bir değişiklik oldu. Okur kitlesinin hizmetine sürekli olarak yeni politik, dinsel, bilimsel, dinsel, mesleki ve yöresel organlar sunan basının kapsamının genişletilmesiyle birlikte, okur kitlesinin gittikçe daha büyüyen bölümleri de –önceleri yalnızca zaman zaman olmak üzere- yazı yazanlar arasına katıldı. Bu günlük basının okura ‘mektup köşesi’ açmasıyla başladı (…).’
Şarkıcı, manken ya da sıradan bir insan olarak tanıdığı bireylerin, her an gazetelerde köşe yazarı olarak karşımıza çıkabildiği, hayatında okuduğu tek kitap belki de ilkokul sıralarındaki Cin Ali serilerinden ibaret olanların sosyal ağlarında paylaştığı şahane (!) cümlelerinin çok beğenilmesi ile kendini ‘yazar’ ya da ‘şair’ sanmaya başladığı, gerçek bir yazarın yazdığı eseri kaderine bırakıp, çalışmalarına devam ettiğinden habersiz olanların hayatlarını çıkardıkları birkaç kitabın reklamını yapmaya adadıkları bir ülkenin insanlarına bu satırlar hiç de yabancı gelmiyor olmalı.
Paris ve Pasajlar
Pasajlar’ ın zorlu patikasında dolaşırken ilgimi en fazla çeken noktayı, XIX. Yüzyılın Başkenti Paris isimli makalede yakalıyorum. Benjamin, yeni üretim araçlarının, tasarımlarının işlevleri üzerinde duruyor. Toplumsal ürünün eksik yanlarını ya da toplumsal üretimin aksayan yanlarını ortaya çıkarmak dışında bu tasarımlar ‘eskimiş olandan farklılaşmaya yönelik belirgin bir çaba’ harcıyor. Durağan toplumlar, üretim araçlarından giyim tarzlarına dek, eskimiş olandan farklılaşmaya yönelik bir gelişim çabası içine girmiyor. Dolayısıyla genellikle bireyler için kullandığımız ‘farklılaşmak’, ‘kendini geliştirmek’, ‘değişmek’ gibi toplumlar için de son derece önemli kavramlar. Pasajlar okumalarımın ilk deneyimlerinde bireysel olarak kullanılan birçok sosyo-psikolojik kavramın toplumlar açısından da geçerli olduğu ve bu kavramların toplumlar üzerinden de okunabileceğine dair farkındalıklarım, sonraki yıllar, kitaplar üzerinde yaptığım inceleme çalışmalarımda benim için çok önemli bir malzeme olmuştur.
Benjamin’ in mala bir fetiş gözüyle baktığı ve dünya fuarlarını mal denen fetişin hac yerleri olarak irdelediği XIX. Yüzyılın Başkenti Paris’ te mimari ve insan yaşamı arasındaki ilişkiyi gördüğüm, tarihsel bir yolculuğa çıkıyorum. Demir bir konstrüktür yapı elemanı olarak mimaride kullanılmaya başlanıyor. Geleceğin cam mimarisinin izlerini taşıyan pasajlar, demir strüktür öğeleri ve aydınlanmayı sağlayan cam çatısıyla, başlı başına bir dünya olarak kent insanının yaşamına giriyor. Taşıyıcı özelliği önemli olan demir, mimariyi salt sanat olmaktan çıkartırken, insanın kırsalı kente taşımak isteği doğrultusunda Paris’ in büyük caddelerine yerleştirilen panaromalar da gördüğü işlevle resmi sanatın dışına taşırıyor.
Paris’ in tarihinde önemli bir yeri olan Louis Philippe Dönemi’ nde bireyin önem kazanmasıyla değerli hale gelen, bireyin özel yaşamının geçtiği ‘iç mekan’ kavramı, salt insanın yaşamına değil yazın dünyasına da yenilik getiriyor. Benjamin’ e göre iç mekanın önem kazanmasının yazın dümyasındaki sonucu: dedektiflik öyküleri. Benjamin’ in bu düşüncelerinin izleerini dedektiflik öykülerinde sürmeye kalkarsak, Poe’ ye ait olan, dünyanın ilk dedektif-cinayet romanı Morgue Sokağı Cinayeti ile başlayabiliriz. Gerçekten de dünya yazınının ilk dedektif karakteri C. Aguiste Dupin’ in bir cinayetin izlerini iç mekanda sürdüğü görülmektedir.
Kendini yıkıcı sanatçı olarak ilan edip Paris kentine bugünkü görünümünü veren mimar Houssman, iç savaşı ve barikatların oluşumunu engellemek amacıyla yola çıkarak, geniş caddelerde uzayıp giden bir perspektif bakış açısı yaratacak şekilde kenti baştan tasarlıyor. Kent tasarımını insan yaşamı ya da toplumsal olaylar nasıl etkiliyorsa kentte insana sunduğu yaşam biçimiyle bireyin gereksinimlerini karşılayabildiği ya da karşılayamadığı durumlarda insanı etkiliyor ve onu biçimlendiriyor. İlk olarak pasajlarla yaşamı farklılaşan, gezilemeyecek kadar çamurlu, kötü sokaklarda yalnızca işi olduğunda dışarıya çıkan Paris insanı da Houssman’ ın tasarladığı yeni kentin geniş caddelerine kendini atıyor.
Bu noktada pasajların inşaasından sonra görülen ve yeni kentin geniş caddelerinde varlığı ağırlık kazanan bir insan tipiyle karşılaşıyorum: Fleneur.
Fleneur-Baudelaire
Fleneur, Türkçe’ ye ‘boşgezen’ ya da ‘aylak’ olarak çevriliyor. Ancak Pasajlar’ da yer alan bir kavram olarak onu bu anlamda ele alamayız. Çünkü Fleneur, gezen ancak zihni boş olmayan bir tip. Pasajların inşaasıyla birlikte ortaya çıkıyor. Çevresindekilerle ilgili düşünce üretiyor. Benjamin’ e göre izlediği insanları, olayları yazılarına taşıyan yazarlar da birer Fleneur ki bunlardan birisi de Baudelaire.
Benjamin’ in eserlerinde Baudelaire’ e yönelik incelemeler önemli bir yer tutuyor. Pasajlar projesine ait olduğu düşünülen ve yarım kalan Baudelaire çalışmalarının parçalarından biri olan Charles Baudelaire: Kapitalizmin Yükseliş Çağında Bir Lirik Şair’ de günümüzde birçok kesim tarafından ‘satanist’ olduğu iddia edilen Baudelaire’ nin eserlerini bulunduğu toplumsal koşullar içinde irdeliyor. Şairde kötülük ve şeytan imgeleri üzerinde duruyor. Ayrıca bu çalışmada, edebiyat-toplum ya da edebiyatçı-toplum arasındaki etkileşimli ilişkiyi, fleneur’un kişiliğinde, Baudelaire’ e ilişkin satırlarda physiologies isimli bir nevi tipler irdelemesi olarak görülebilecek cep kitaplarında, tefrika romanlara geçiş döneminde açıkça gördüm.
Benjamin, Pasajlar çalışmasında, bir kalıntılar yığını gibi gördüğü geçmişin bilinmeyenlerine üzerinde durulmayanlara inmek istiyor. Bir takım kavramları bir arada tutma isteğiyle detaylara iniyor. Baudelaire çalışmalaındaki bu detaylardan biri de gaz lambası.
Kendisinin de bir melankolik olduğunu söyleyen Benjamin, Baudelaire’ de melankolik bir mizaç buluyor. Onu hem bir bohem hem de fleneur olarak görüyor. Bir fleneur olarak da O, kalabalıkları ve kitle içinde yaşanan şoku şiirlerinin merkezi haline getiriyor.
Beudelaire’ de Bazı Motifler adlı çalışmada kalabalıklar ve şok imgelerine yer verilmektedir. Çalışmanın sonunda Benjamin, Baudelaire’ nin lirik şiirinin pahalı bir bedel ödemesine yol açan yasasını da ortaya koyuyor.
Bir Düşün Adamının Son Sözleri
Pasajlar Projesi’ ne ait olan ‘Tarih Kavramı Üzerine Tezler’ Benjamin’ in ölümünden önce tamamladığı son yazısıdır. Tarih felsefesini konu edinen bu son yazısında Benjamin, ‘ilerleme düşüncesinin’ karşısında olan bir tutum sergiler. Ploretaryanın devrimci çıkarları doğrultusunda olacak bir yeniden inşaayı, metaryalist tarihçilikten beklediğinin altını çizer.
Kimi zaman geri dönüşler yaparak, zaman zaman bir noktaya fazlasıyla takılarak dolaştığım Pasajlar’ ın patikası beni bir parça zorladı. Bazen tek bir kelime beni farklı kitaplara ya da metinlere götürdü. Çünkü Pasajlar, anlamaktan ziyade düşünmek için okunacak bir eser ve tek başına -yani kendinden önce yazılmış eserlerin yardımını almadan- onu sindirmek, üzümsemek ve zorlu patikasından çıkabilmek çok olanaklı değil. Ayrıca Benjamin, Pasajlar’ da satır aralarında açık şekilde adres göstermese de adeta gizli bir dille okurlarını farklı eserlere yönlendiriyor. Baudelaire’ nin Paris Sıkıntısı, kendine ait olan Son Bakışta Aşk, ilk cinayet ve polisiye romanı olarak Morgue Sokağı Cinayeti bunlardan sadece birkaçı.
Not: Bu yazı, Yasemin Şengör’ ün Kum Dergisi’ nin Eylül-Ekim 2006 tarihli 34. sayısında yayımlanan ilk eleştirel çalışmasının gözden geçirilmiş halidir.