Bir Yüzleşme Aracı Olarak Empati
Yasemin Şengör
Empati, üzerinde çok çeşitli araştırmaların yapıldığı, tezlere konu olmuş ve hala değişen, dönüşen, farklı perspektiflerle ele alınan bir konu. Empatiyi ne derece, nereye kadar anlayıp benimseyebildiğimizi ya da empati yapmanın nereye kadar mümkün olabileceğini, empatinin sınırlarını sorguladığım zamanlar oluyor.
Sanırım bu, Aysu’ yla başladı.
Titreyen ellerini tutup, sakinleştirmeye çalışmıştım onu. Elleri buz gibiydi. Ben birgün, buz gibi ellerinden korktum bir çocuğun!
‘Üşüyorum öğretmenim’
İnsan, içinin yangısıyla üşür mü? Aysu, karşımda titriyordu. Zangır zangır, sinirsel bir titreme.
“Öğretmenim sizin hiç kardeşiniz kayboldu mu? Kaybolduğu günden beri her gece kabuslarınıza girip sizi boğdu mu?”
Acısı boyundan büyük bir çocuğa “yaşadıklarını yaşamasam da acı çektiğini anlayabilirim. Çünkü benim empati gibi bir aracım var” nasıl söylenirdi! Aysu’ nun sorusundan beri, adeta insan aklının ve duygularının sınırlarını zorlayan olaylar beni ‘empati, ama nereye kadar?’sorusuyla yüzyüze bırakıyor.
Anlıyorum, diye bir yalana mı sığınıyoruz; hissediyor muyuz gerçekten!
Edebiyatta Duygusal Atmosferi Yaratan Olarak Empati
Hiç yaşayamadığımız, bize çok uzak derin acılar karşısında, karşımızdakinin duygularını hissedebilmemiz, önce kendimizi anlamamızla başlıyor. Hayat denilen zor bir yolda içimizde bıraktıklarımız, içimizde çözemediklerimiz, çözmek için yıllarımızı verdiğimiz yaşantılar; bir başkasının yaşadıklarında anlam buluyor. Bu durum kendini çoğu zaman temelinde insanı, hayatı ve çağı anlamak olan edebiyat bilim ve sanatında ifade ediyor. Belki de bu yüzden edebiyat dünyasının en iyileri, yaşadığı çağın nabzını tutabilenler, satırlarının üzerinden asırlar geçtiği halde hala okuduğumuz ve içinde bulunduğumuz çağa göre yorumlayabildiğimiz yazarlar, dünyanın en iyi empati ustalarıdır. Onların hayatları ile satırlarını bir arada değerlendirebilen okurun şüphesiz fark edeceği gerçek, yaratıcı dehanın insanla serüveni aslında bireyin kendine yaptığı ya da yapmaya çalıştığı yolculukla başlıyor.
Bu çizgide, son dönem edebiyatımız içinde, edebiyat dünyasına 2009 senesinde yayımlanan şiir-öykü kitabı Çirkin Çocuklar ile giren Cem Kertiş’ in Kaybolanın Hikayesi değerlendirmeye değer bir eser. Kertiş, çoğunluğu çeşitli dergilerde yayımlanmış 27 öykünün bir araya geldiği ve gerek tema gerekse üslup bakımından bir bütünlük oluşturan, 2018 Sennur Sezer Emek-Direniş öykü ödülünün sahibi Kaybolanın Hikayesi’ nde günümüz insanının bunalımlarını ve yalnızlığını konu ediniyor. Bu çizgide yazar, kitaba ismini de veren Kaybolanın Hikayesi öyküsünde olduğu gibi, rüyayı metaforik bir araç olarak başarıyla kullanırken rüyalarla gerçeğin birbirine geçtiği öyküler dünyasında bütün maddi içeriklerden soyutlamaya çalıştığı insanı duyguları üzerinden işlemeye çalışıyor. Böylelikle biz okurlarını değişen, dönüşen, yenilenen yüzüyle dünyanın hayatımızı kolaylaştıran tüm maddiyatının karşısında savunmasız, güçsüz ve yapayalnız olduğumuz gerçeğiyle yüzyüze bırakıyor.
Cem Kertiş’ in günümüz teknoloji ve bilim çağında insanı en yalın haliyle önümüze bırakan ve yalnızlığı insan için örselenmiş bir yaşantı olarak işleyen öyküleri, okurlarını kendiyle yüzleşmeye çağıran ve yer yer çarpan, derin bir atmosfer yaratıyor. Kaybolanın Hikayesi’ nde bu derinliğe daldıkça özellikle sokak ve yürüyüşün baskın kullanımı, bir süre sonra okur üzerinde metafor etkisi yaratmaya başlıyor. Sokaklar, dünyaya ve aslında insanın yalnızlığına açılan, insanı kendiyle yüzleştiren, sessiz, karanlık atmosferleri ile insanı kendine götüren bir yol oluyor.
İnsan, kendinden bir diğerine; bir başkasından kendine yol alıyor. Kaybolanın Hikayesi bu temayı, sınır bir yaşantı olarak yalnızlık üzerinden başarıyla işliyor. Öykü karakterleri, yolculukları sırasında karşılaştıkları kahramanlarla kendi hayatlarını özdeşleştirirken onlarla empati kuruyor. Kız, Mercedes ve Yalnızlık öyküsünde öykü kahramanı, evine yol aldığı sırada karşılaştığı kadının yalnızlığına sığınmaya çalışırken, Suskunlar öyküsündeki yaşlı adam, yıllar önce terk ettiği kızının kendine yönelik kızgınlığı ile onun davranışları üzerinden yüzleşmeye ve bu kızgınlığı içsel dünyasında çözmeye uğraşıyor. Ebabil’ de boşanma sonrası örselenmiş yaşantılarının üstesinden özkıyımla gelmeye çalışan öykü kahramanının eski eşinin ölü bir kırlangıç üzerinden yüzleştikleri, bizi empatinin soğuk duvarlarına çarpıyor. Otuzbeş yaşlarını devirmiş, kırışıklıkları, yüzü ve dolayısıyla yaşanmışlıkları ile kavgalı Ayna Adam öykü kahramanı, öfkeli hareketlerle telefonda konuşan bir alkoliğin hüznüne ortak olurken, aslında onda kendi yalnızlığını buluyor. İrlandalı öyküsünde ise kendinde olmayan her şeyi bir kızda bulan öykü kahramanı, bu yaşantı üzerinden kendi ile tanışıyor.
Bir kitabı, bir öyküyü ya da şiiri okurken, satır aralarında yüreğimizi böylesine burkan nedir?
Harfler, kelimeler ve cümlelerle oluşan bir bütünün okurlarını duygusal bir yoğunluğa çekmeyi başarırken kullandığı en önemli araç olarak karşımıza empati çıkıyor. Yazarın kahramanları ile empati kurarak onların dünyalarını en yalın haliyle karşımıza çıkartma çabaları aslında okurları kahramanlarla empati yapmaya olanak veren bir atmosfer yaratıyor.
Kaybolanın Hikayesi öykülerinden Çöplükleri Yüyecek Dolu sürekli girdiği işten çıkartılan, eve para ve dolayısıyla yiyecek getiremeyen alkolik bir babanın karşısında üç çocuğuna çöplerden yemek toplayan bir annenin duyguları, böylesi örseleyici yaşam koşulları içinde ancak okurun anne ile kurduğu empati yoluyla anlaşılıyor. Küçük bir çocuğun sınır yaşantılar içinde aile içi şiddetine tanıklık ettiğimiz Neslihan abla öyküsünde, küçük kahramanımızın duygularına; Bizi Keserlerdi öyküsünde Bekir ve kardeşlerinin tanık olduğu ötekileştirme yaşantılarında hissettiklerine, Ölüler Şişmanlamaz öyküsünde sevdiği kadını yıllar önce kaybetse de hala onunla yaşayan ve kahvaltı sofrasında onun ekmeğini de hazırlayan Cemil amcanın kederine empati kurarak ortak oluyoruz.
Yüzleşmenin Şartı Empati mi?
Kaybolanın Hikayesi öykülerinde yazarın kahramanlarını kendileri ile yüzleştirme çabasını da buluyoruz. Bu yüzleşmede kullanılan araçların öykülerde metaforik anlamları da okurlar tarafından çözülmeyi bekliyor. Öykülerin satır aralarındaki şifreleri çözdükçe çoğu zaman bir sokak hayvanı olabildiği gibi Ayna Adam’ da olduğu gibi aynanın bir yüzleşme aracı olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Kiraz Ağacı ve Annem öyküsünde saldırgan br anne tutumu karşısında bir çocuğun içsel dünyasında yaşadıkları, ağaca yüklenen özgürlük metaforu üzerinden başarıyla işlenirken, içmemek için verdiği sözü eski sevgilisinin resimlerini gördüğünde bozan bir kahraman Armut ve Rüya öyküsünde tamamlanmamış işlerinin üstesinden gelebilmek için işlevsel olmayan bir savunma olarak içkiyi seçiyor. Bir gece tanıdığı güzel bir kadına yönelik saplantılı duyguları ruhunda örseleyici bir yaşama dönüşen Çingene öyküsünün kahramanı, çiçek satan kadın ve çiçekler aracılığı ile olumsuz duygu yoğunluğunu dışa vuruyor. Tüm bu öykü kahramanlarının aslında kendilerine acı çektiren duygusal hayatları ile bir araç vasıtasıyla yüzleşmelerine, içsel bir empati kurmalarına, kendini bu empati üzerinden anlama çabalarına ve bunu başarmaya çalıştıkça da acı çekmelerine tanıklık ediyoruz.
Dolayısıyla Cem Kertiş öyküleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde insanın başkalarından yolaçıkarak kendine doğru yaptığı yolculukta bir yüzleşme ve kendini anlama aracı olarak empatiyi buluyoruz. Bu noktada geriye can alıcı bir soru kalıyor:
‘İnsanın kendisi ile kurduğu ya da kurabileceği bir empatiden de bahsedebilir miyiz?’