Güvensiz Bağlanma Biçimlerinden Patolojik Anneliklere
Yasemin Şengör
Haftalar boyunca Elçin’ in zaman zaman donuklaşan yüzünde, bazen öylece sabitleyip bir noktadan ayırmadığı gözlerinde duygularını okumaya çalıştım. Konuşmuyordu! Ve o anlatmadıkça ona ‘acı çektiğini biliyorum,’ diye dokunmak, onu ‘lütfen anlat!’ diye sarsmak için güçlü bir istek duyuyordum. Konuşmamakta direnen çocuklarla karşılaşmışlığım çok oldu ama daha önce bir çocuğu konuşturmak için Elçin’ deki kadar zorlandığımı hatırlamıyorum.
‘Konuşmak istemiyorum! Benim bir sorunum yok! Yok işte yok!’
Zaten ne zaman ebeveynler kolundan tutup da çocuğu odama getirseler, ortada yalnız çocuk merkezli bir problemin olmadığını anlıyorum. Bunu defalarca, her fırsatta, ulaşabildiğim herkese anlatmaya çalışıyorum; bu bir uzman da olsa, çocuğunuzun yanında karşınızdakilerle ‘al bu çocukla ilgilen, çok tuhaflaştı’ özetli konuşmalar yapmayın. Çünkü direniyorlar. Çünkü biz yetişkinlerin dünyasında bile zor kaldırdığımız, bu derece şiddetli bir yüzleşmeyi kabullenemiyorlar. Sanırım artık bu konuda çok daha duyarlıyım çünkü Elçin’ in, annesinin en başta gösterdiği tutumlar yüzünden benimle konuşmaya karşı gösterdiği dirençle başbaşa kaldığım birkaç haftayı, düşünce sancıları içinde geçirdim.
Elçin ile konuşmama isteğinin üzerine giderek rapport kuramayacağımı anladığımda, inatlaşmalarını bir direnç olarak görmeyi bıraktım. ‘Bu artık direnç olamaz,’ diye düşünüyordum, ‘belki de anlatabilmek için bir başka yola ihtiyacı var’. Bunda yanılmadığımı, bir gün ellerime tutuşturduğu mektubun ardından, onun dünyasına en büyük hobisi olan ‘yazma’nın yoluyla girmeye karar verdiğimde anladım. Konuşmuyor ama yazmayı seviyor ve haftalık ödevlerde terapötik ortamda bir türlü dile getiremediklerini akıcı bir dille, çok güzel ifade edebiliyordu. Yazdıkları yoluyla onun dünyasını anlamaya başladım ve satır aralarındaki kodları çözdükçe asıl sorunun kaynağının annesi ile geliştirdiği patolojik ve sembiyotik ilişkide yattığını gördüm.
Evden elini eteğini çekmiş, eşi ile anlaşamadığından eve çok nadir, sadece çocuklarını görmek için gelen bir baba; sorunun kökeni bir türlü anlaşılamamış, hiç konuşmayan bir erkek kardeş; günden güne kızına iyice bağlanan ve ‘baban bizi istemiyor, sahipsiz kaldık’ diyerek kızını da sembiyotik ilişkiye koşullandıran, çocuğunu korumaya çalışırken aslında onu hayattan izole eden bir anne; ergenlik dönemi içinde duygusal karmaşa altında, annesi ile geliştirdiği bağımlı ilişkiyi bir türlü çözemeyen ve bu ilişkiyi artık ‘baskı’ olarak görmeye başlayan, bocalayan, acı çeken bir kız çocuğu.
Bu Elçin…
Annelerin kızları ile ilişkilerinin çok karmaşık olduğu bir toplumda yaşadığımızı düşünüyorum, artık. Yabancı kültürlerin kitaplarında genellikle anne ile sembiyotik ilişki kurulduğundan bahsedilir. Ancak Bilge’ de olduğu gibi babaya yaklaşıp duygusal olarak anneden uzaklaşan kadınlarla da çok karşılaşıyorum.
‘Bu yaşlarda daha olgun bir insan olabilmeliydim! Bu yaşta hala bu hatalarla üzülüyor olmam, bu kadar hayal kırıklığı yaşamam normal mi?’
Kırklı yaşlarına yaklaşan bir kadın olarak, küçük yaşlarda baskıcı, şiddet gösteren anne ile sağlıklı bir ilişki geliştiremeyen Bilge, ikinci evliliğinde de yaşadığı hayal kırıklığından bahsediyor. Aslında hayal kırıklığı ile annenin duygusal yokluğunda baba ile sağlıksız bir bağlanma geliştirdiği için, yetişkin zamanlarında ‘görür görmez aşık oldum’ dediği adamların babasının bir kopyası olmadığını anladığında yaşadığı olumsuz duyguları kastediyor.
Bunları aşabilirsin Bilge…
Kadınlara acı çektiren anne-kız ilişkileri bunlarla sınırlı değil. Ceren’ de çok derinini keşfetmiş olmalıyım.
‘Ablam, yani annem hocam!’
Konuşmalarında ‘abladan’ bahsederken hep ’annem’ ,ifadesini kullanması ilk başlarda beni zorluyor. Annenin, travmatik bir biçimde yaşanan ve yerini yurdunu değiştirmesine kadar uzanan boşanması sonrası, stres altındaki yaşamı nedeniyle çocuklarından duygusal olarak uzak kalması, çocukları ile bağ kuramaması kendinden 10 yaş büyük ablasını anne olarak benimsemesine yol açmış, Ceren’ in. Ablası ile kurduğu ikame bağlanma, ablanın 40’ lı yaşlarında evlenip ‘artık hayatımı yaşamak istiyorum’ diyerek kendi yolunu seçmesi ile Ceren’ in hayatında örseleyici etkiye sebep olmuş. Ablasının evlenmesini, kendine yaptığı bir ihanet olarak görüyor ve güzel güzel yaşıyorduk, bunu yapmamalıydı, hayatımızı mahvetti, diye düşünüyor.
Ceren, şimdi ‘çocuklarıma zarar veririm’, ‘evlilik mutsuz çocuklar yetiştirmektir’!, ‘anneliği asla beceremem,’ mantığıyla evlenmekten kaçınan, bu sağlıksız düşünce içeriklerini ‘hiçbir erkekle bir şey yaşamamalıyım’a çevirmiş, mutsuz bir kadın olarak, otantik bir yaşamdan uzak, hayatın kayıp kadınları arasında, öylece bir kurtuluş bekliyor.
Evet… Onun psikoterapi ile düzeleceğine ve otantik bir hayat yaşayabileceğine inanıyorum. Ve onun , o gözlerinin içinden okuduğum derin acısının bir gün dinmesini istiyorum.
Kurtul Ceren…
Hayatın bu kayıp kadınlarının kaderini, içinde bulunduğumuz yaratılmış kültürün kadına patolojik bakışının çizdiğine inanıyorum. Ötelenen, dışlanan, toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında birer birey olması engellenen kadın, sağlıklı bir kimlik geliştirememiş annelerin alinde, sağlıksız bir annelik kimliğini içkinleştirerek büyüyor.
Çocuklukta anne ile olan travmatik bağlanmaların, patolojik anneliğe ve sağlıksız anne kız ilişkisine giden yolu; gücünü hayatın gerçeklerinden alan edebiyat bilim dalında da sıklıkla konu ediniliyor. Bizim yazınımızda bu tür ilişkilere dair sayısız örnekler bulunabilir. Edebiyatımızın, kadın sorunsallarına karşı duyarsız kalamamış ve kadını anne, eş, üretici kimlikleri içinde bulunduğumuz toplum üzerinden okumaya çalışmış kalemlerimizden Tomris Uyar, Gecegezen Kızlar ve Sekizinci Günah’ ta içinde bulunduğumuz kültürün olanakları çizgisinde kadın ve anne portrelerini sunuyor. Gecegezen Kızlar ve Sekizinci Günah’ tan sonra yazdığı Otuzların Kadını öykülerinde ise kadın kahramanını salt içinde bulunduğu kültürün değil, öykülerindeki kalıpların da dışına çıkartarak, kültürünün kadını zorbaca şekillendirmesine başkaldıran kahramanları yoluyla kadınlığın sınırlarını arıyor.
Tomris Uyar, Otuzların Kadını öykülerinde bireyselliğinin peşinden giden özgür kadın portresine, asi ve mücadeleci bir kimliği layık görüyor. Özgür ya da modern kadını, cinsel kimliğini benimsemiş olarak karşımıza çıkartırken, onun anneliğini ‘salt çocuk yetiştirmek’ ten ibaret olarak görmüyor. Özgür kadını, çocukları ile birlikte öğrenen, gelişen ve büyüyen bir kadın olarak ele alıyor ve dolayısıyla da öyküler ilerledikçe onun sunmaya çalıştığı anne portresinin çocuğa bireyselliğinin yolunu açtığını görüyoruz. Bu noktada durup düşünüyor insan ‘annelik ve babalık,’ sadece çocuk yetiştirmek midir?
Tomris Uyar, kadını topluma karşı asileştirdiği öykülerinin öncesinde, yazdıklarında kadının toplum karşısındaki bilindik rolünü gözler önüne sermeye çalışıyor. Bunu yaparken ilk baskısını 1983 yılında yapan Gecegezen Kızlar öykülerinde bildik halk masallarındaki kadın kahramanlarına, günümüz dünyasında vücut veriyor. Tabi ki içinde bulunduğu toplumun kadını kısıtlayan, kadına kendi olma özgürlüğü tanımayan, kadını çeşitli kimliklerle parçalara ayıran, kadını üretici, anne, eş, tüketici gibi kimlikleri ile bir bütün olarak görebilmekten uzak, kadın kimliğini ‘kadın annedir’, ‘kadın tüketendir’ gibi tek tip kimlikler içine sıkıştırmaya çalışan özelliklerinden güç alarak, kahramanlarını şekillendiriyor. Böylelikle Pamuk Prenses’in, Kırmızı Şapkalı Kız ya da Kül Kedisi’ nin hayatlarını, kırk gün kırk geceli masallardan çıkartıp, karanlık öykülere bulaştırıyor.
Bu bağlamda Ece’ yi boşanmayı bir travma olarak yaşayan, içinde bulunduğu stres ortamında üreten kadın kimliğinden kaçınarak çözüm bulmaya çalışan, sayılı birkaç arkadaşına giderek kızıyla ev ortamında karşılaşmayı sürekli geciktiren, kızı ile diyalogları yüzeysel, sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirememiş, anne kimliğini aslında reddeden bir kadın olarak görüyoruz. Gecegezen Kızlar’ ın Sonucu Belli öyküsünde ise eve dönüş yolunda bir kaza nedeniyle yolda beklemek zorunda kalan trende, çocuklarını düşünen, özverili anne rolünde karşımıza çıkan kadın kahramanın, kocasının kendisi kadar çocukları ile ilgilenemeyecek olmasından endişe duyduğunu görüyoruz. Dolayısıyla verici, toplumun çocuğun öz bakımını kadına yükleyen rolünü tamamen içe almış bir anne portresi ile karşılaşıyoruz. Görülüyor ki Tomris Uyar, yer yer çizdiği anne portrelerini kadının içinde bulunduğu kültürden soyutlayamıyor ve o kültürün bir devamı olarak, çocuk büyütmeye odaklanmış, çocukla sağlıksız bağlar geliştiren anne kahramanlarla tanıştırıyor, biz okurlarını.
Gecegezen Kızlar’ da Tomris Uyar, kadına yaşatılan ‘fanus hayatları’ sorgularken, kadının kurtuluşunun bireysel özgürlüğünü aramasında yattığını vurguluyor. Öykülerinde kadın kahramanlarını, özgürlüğünün peşine düşürerek, onlara ait sonu okura bırakıyor. Açık söylemek gerekirse; mevcut bilgilerimiz ışığında, erkek bir dünyada, belki de farkında olmadan içkinleştirdiğimiz eril kuralların gölgesinde, özgürlüğünün ve bireyselliğinin peşine düşen kadın kahramanlarımıza mutlu sonlar biçmekte zorlanıyor insan.
Sahi, yoksa kadınlar için kırk gün kırk geceli mutluluklar, yalnızca masallarda mı kaldı!