Yasemin ŞENGÖR

1921-1989 yılları arasında yaşamış olan Yusuf Atılgan; altmışsekiz yıllık yaşamından geriye bıraktığı sınırlı sayıda yapıtla yazınımızın en önemli isimleri arasında yer almayı başarmıştır. Romanlarını kaleme alırken özellikle doruk noktalarda sinemavari öğeler ve tesadüfe dayalı anlatım gibi popüler edebiyatın olanaklarından faydalanmış olsa da estetik çizgide eserler vermiştir. Romanlarındaki deneysel arayışlar; kalemini  postmodern edebiyata yaklaştırmış, hatta birçok platformda postmodernizmin öncü isimlerinden biri olarak gösterilmiştir.   

Tüm bunların yanında Atılgan, Aylak Adam romanında C. ve Anayurt Oteli’ nde Zebercet isimli karakterlerle edebiyatımızın en kayda değer antikahramanlarından ikisine imza atmıştır. Belki de bu sebeple onun romanları, daha çok anakahramanları üzerinden değerlendirilmektedir. Ancak böyle bir bakış açısı, Yusuf Atılgan’ ın yan karakterleri aracılığı ile satır aralarına gizlediği kadın sorunsallarına dair duyarlılığının çoğu zaman göz ardı edilmesine yol açmıştır.

Yusuf Atılgan, yapıtlarında toplumla zıtlaşan ya da sosyal ilişkileri zayıf ana kahramanları üzerinden çağımızın bunalımlı bireyine dair evrensel temalar yakalamaya çalışırken, yan karakterleri yoluyla kadının bireyselleşmesini engelleyen bir toplum düzenine başkaldırmak istemiştir.

Zebercet ve Hayata Manevi Bağlılık

Yusuf Atılgan’ ın Anayurt Oteli, başkahramanımız Zebercet’ in özkıyım yoluyla hayattan geri çekilmesine kadar giden bunalım yaşantılarını konu edinir. Sosyal ilişkileri zayıf, dünyası çalıştığı otelle sınırlı Zebercet, romanda nevrotik bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Onun, zaman atlamaları yoluyla tanık olduğumuz hayatında özellikle askerlik döneminde geçirdiği travmatik yaşantıların, yetişkinlik yıllarında otantik bir birey olarak hayatını sürdürmesini engellediğini görürüz.

Romanda yuvarlak yani detaylı biçimde tanıtılan Zebercet, küçük yaşta annesini kaybetmiş, babası tarafından ortaokula gönderilmemiş, sekiz yıl babasıyla birlikte tarihi bir oteli çekip çevirmiş, askerliğini tamamladıktan sonra da babasını kaybetmiş, zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmayan, dışarıya çıktığı zamanlarda ise karşılaştığı insanlarla sağlıksız yaşantılar içine giren, çocukluk dönemlerinde olduğu gibi yetişkin zamanlarında da insanlar tarafından alaya alınıp, aşağılanan bir karakter olarak karşımıza çıkar.

Bu noktada romanın adı sanı bilinmeyen, hakkında hiçbir şey öğrenemediğimiz yan karakterlerinden ‘gecikmeli ankara treni ile gelen kadın’, kilit rol oynamaktadır. Kadın, 17 Ekim 1963 Perşembe gecesi otelde konakladıktan sonra sabah erken saatlerde kentten ayrılmış, Zebercet üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Zebercet, kadının varlığı karşısında sevgi ve yakınlık ihtiyacı hissederek, yalnız bir gece gördüğü ve aralarında sadece kısacık bir diyalog geçen kadına karşı saplantılı duygular geliştirir. Onun yeniden geleceğine dair sürekli bir umut içindedir ve davranışlarıyla yaşam biçiminde hızlı değişiklikler olmaya başlar. Dış görünümüne çeki düzen verip yeni kıyafetler alır, kadının kaldığı odayı hiçbir müşteriye vermez, odaya dokunmaz ve hatta kadının o gece bıraktığı, dibinde çay kalmış bardağı yanlışlıkla kırdıktan sonra yerine yenisini koyar. Yaşamını adeta gecikmeli Ankara treninin geliş saatine ayarlarken, kadının otelde unuttuğu havlusuyla manevi bağ geliştirip yarım bıraktığı sigarasını içmeye kadar varan saplantılı davranışlara kalkışır.

Böylesi takıntılı duygular içinde Zebercet, otelle, işiyle ve alışkanlıklarıyla sınırlı hayatını içten içe sorgulamaya, geçmiş yaşantılarını hatırlamaya başlar. Olanca tekdüzeliği ile geçip giden yaşamında sevgi ihtiyacını fark etmesi karşısında hayata manevi olarak bağlanarak varoluşunu savunmaya çalışır. Bu manevi bağlılık ihtiyacını, gecikmeli Ankara treni ile gelen kadının dönme ihtimali ile karşılamaktadır. Doğal olarak da bu ihtimalin kadının gelmediği her gün için biraz daha zayıflaması, akıl ve ruh sağlığının giderek bozulmasına yol açar.

İlerleyen satırlarda Zebercet’ in oteli müşterilere ‘yerimiz yok’ bahanesi ile kapattığına tanıklık ederiz. Bu sırada köyüne geri dönmek isteyen ve on yıldır yanında çalıştırdığı ortalıkçı kadını boğarak öldürmesiyle birlikte romanın kulminasyonu aynı zamanda bir kırılma noktası oluşturarak, gerilimi tırmandırır.

Külkedisi Sendromu

Atılgan’ ın ilk romanı Aylak Adam, çocukluğunda yaşadığı travmatik yaşantıların sonucunda yetişkin zamanlarında özekliğini savunmak adına babayı reddetmeyi göze alan C.’ nin kendisini bunalıma iten bir ayrılık döneminde yaşadıkları izleğinde gelişir. Giderek toplumdan kendini soyutlayan C.’ nin sevgi arayışları içinde karşısına çıkan Güler, içsel dünyası ile kültürel çevresi arasında yaşadığı çatışmaların sonunda acı çeken bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Güler portresi, otoriter baba, ailede sözü geçmeyen bir anne ve baskıcı kız kardeşten oluşan çevresini yok saymamakta ancak diğer yandan da özerkliğini elde etme çabalarından vazgeçmemektedir. Oysa Atılgan’ ın Aylak Adam’ dan ondört yıl sonra yazdığı Anayurt Oteli’ nde çok farklı bir kadın portresi ile karşılaşırız; Ortalıkçı Kadın. Adı Zeynep olsa da silik kişiliğine yakışır şekilde anlatıcının ‘ortalıkçı kadın’ olarak etiketlediği bu karakter, içinde bulunduğu çevrenin bireyselleşmesini engelleyen boyutlarını kabullenemeyen Güler’ in tersine, tam bir teslimiyet içindedir.

Zeynep, Zebercet’ in katip olarak tek başına ilgilendiği otele on yıl önce dayısı tarafından bırakılmış bir kadındır. Başından geçen iki evlilikte de eşleri tarafından evine geri gönderilmiş,   bunun üzerine dayısı onu ‘dul bayan’ olarak köyde bulunmasını sakıncalı görüp Zebercet’ in hizmetine vermiştir. Gün boyu otelin ayak işlerini görüp, geri kalan zamanını uyuyarak geçiren, kendine biçilen rolü kusursuzca oynayan ve tabiri yerindeyse hayatı ceset gibi yaşayan bir karekterdir.

Yusuf Atılgan, karakterinin hayatın içinde silik, kimliksiz duruşunu kimsesizliği ile güçlendirir. Atılgan, ortalıkçı kadın’ı her ne kadar hayatın sessiz kahramanlarından biri olarak tanıtmaya gayret etse de senede bir parasını almaya gelen dayısını bekleyişi, yatakta ‘geldin mi dayı’ diye sayıklayışı ile onun da bir kalbi olduğunu okuruna hatırlatmaktan da geri durmamaktadır.

Ortalıkçı kadın, Zebercet’ in otele müşteri almadığı günlerde ‘iş yok’ diyerek köyüne geri dönmek isteyecek kadar koşullarını kabullenmesi ve zaman zaman bir kurtarıcı gibi dayısını bekleyişi ile akla külkedisi sendromunu getirir. Hayatı bir külkedisi gibi yaşayan ancak yaşam koşullarını içkinleştirmiş, özerkliği ya da özgürlüğü için savaşmayı aklının ucundan dahi geçirmeyen, erkek egemen bir toplumsal yapıya boyun eğmiş ortalıkçı kadın, bizlere içimizdeki kadınları, toplumumuzda sayıları azımsanmayacak kadar çok olan külkedilerimizi hatırlatır.

Hayatı tam bir teslimiyetle, ‘ölü’ gibi yaşayan ortalıkçı kadının sonu, külkedisi masalındaki kahramanımız gibi kırk gün kırk gece süren düğünlerle bitmiyor. Hem zaten ‘onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’ diye biten ve kadını mutluluğa götüren tek yolun  kırk gün kırk gece süren düğünler, beyaz atlı prensler olduğunu söyleyen tüm masallar, yalancıdır. Ve bunu bir kadın, ancak büyüyüp de kodlarını erkeklerin ürettiği bir kültürel yapıda engellerle karşılaşmaya başladığında anlıyor!

Not: Bu yazı, internet üzerinden yayım yapan Lemur Dergisi’ nin Temmuz 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.