Tezer Özlü Örneğinde Bir Psikoterapi Aracı Olarak Edebiyat

Yasemin ŞENGÖR

Her ne kadar psikoloji, edebiyata göre oldukça genç bir bilim dalı olsa da psikoloji ve edebiyat arasındaki ilişki, insanlık tarihi kadar eskidir. Psikolojinin genel anlamda bir davranış bilimi olduğunu ve duyguları  önemli bir araç olarak kullandığını göz önüne alarak, Psikoloji ve Edebiyat ilişkisinin kökenlerine inmeye çalışırsanız; Hiyerogrif masallarından Klasik Çağ Yunan Edebiyatı’ nın gözbebeği İlyada ve Odisseya destanlarına, dünya edebiyatının ilk kadın şairi Saffho’ nun lirik  şiirlerine  dek günümüzden binlerce yıl öncesine uzanabilirsiniz.

Edebiyat psikoloji ilişkisi denildiğinde salt yazarın psikoloji biliminin verilerini eserlerinde kullanması  anlaşılmamalıdır. Çünkü edebiyatın psikoloji bilimi ile olan yakınlığı, satır aralarında kendini farklı şekillerde gösterebilir. Kimi yazarlar, kahramanları üzerinden psikoloji biliminin verilerini işlerken, kimileri bizzat psikolojik bir kavram ya da durumu konu edinebilir. Bunun yanında kimi yazarlar, yapıtlarında psikolojiyi salt gözlem güçlerine dayanarak yansıtırken, bazı yazarlar metinlerini adeta bir psikolog duyarlılığı ile kaleme alabilirler. Bunların yanında psikoloji, yazarın kendini arama ve tanımlama süreci içinde satır aralarına gizlenerek, yazarı bizzat bir kahraman ya da özne haline getirip,  Dünya edebiyatının en özel metinlerine temel oluşturabilir.   

Yazarın sözcükler aracılığı ile kendini aradığı ve hayatın anlamını sorguladığı eserler arasında edebiyatımızda Tezer Özlü kitaplarının hatırı sayılır bir yeri vardır. Denilebilir ki edebiyatımızın çok erken kaybettiğimiz isimlerinden Tezer Özlü, çocukluk travmaları ile başlayan, sevgisiz, yapayalnız bir hayatla ve yaşamında ayrı bir travma etkisi  yaratan klinik günleriyle barışmak, acılarını kabullenmek için, yazmayı bir araç olarak kullanmıştır.

Tezer Özlü’ nün yapıtlarının daha çok ‘anlatı’ türüne girmesi ve tek romanı ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ nin de otobiyografik öğeler taşıması bir tesadüf ya da rastlantısal seçim değildir. Ki eserlerini okuyup  Tezer’ in kalemine hakim oldukça gerek anlatıları gerekse romanında yazarın geçmişe dair yaşantıları ile yüzleşme çabaları içinde olduğu, yazmayı psikolojik rahatlama ya da terapi yolu olarak  gördüğü anlaşılır.

Tezer, Yaşamın Ucuna yolculuk isimli anlatısında sözcüklerin yaşamındaki önemine dikkat çekerek, dünyaya katlanmak için kelimelere sığındığını bizzat söylemektedir. Bunun yanında ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ romanında da uykusuz ve acılar içinde geçen geceler boyunca düşüncelerinde sabahleyin unuttuğu yazılar kaleme aldığı görülür. Bunun yanında ‘Kalanlar’ da yazı yazmak isteğini dış dünyaya karşı bir savunma aracı şeklinde gördüğünü belirterek, yazmaya yüklediği anlamı açıkça ifade eder. Tabi burada şu parantezi açmakta fayda var; Tezer, her ne kadar Kalanlar’ da yazmanın kendisi için benlik bütünlüğünü savunma yolu olduğuna işaret etse de eserlerinde yazı yazma amacının kişisel bütünlüğünü sağlayıp, dünyaya manevi olarak bağlanmak ihtiyacından kaynaklandığını; dolayısıyla yazmayı, savunma yolundan çok katarsis aracı  şeklinde kullandığını görmekteyiz.

Tezer Özlü eserlerinde -Çocukluğumun Soğuk Geceleri’ nde ‘şizofren’ olduğu anlaşılan- akıl hastalığının da etkisiyle, kendine yabancılaşma kavramını baskın biçimde işlemektedir. Anlatılarında yer yer kendisine ‘sen’ diye seslenir. Kendine, geçmişine ve dünyaya bir yabancıya bakar gibi yaklaşır. Sanki onu okurken, kendi hayatının dışından çıkıp, yaşadıklarına seyirci gibi bakan bir insanın hüzünlü ama bir o kadar içten sesini duyarsınız.

Kalanlar isimli eserinde yer alan Nisan 1963 tarihli otobiyografik denemesinde ‘ben’ini kendisinden farklı algıladığının ilk izlerini süreriz. Yaşamın Ucuna Yolculuk eserinde de içinde taşımak zorunda olduğu ‘doyumsuz’ bir kadın olduğuna dair düşünceleri yoluyla ben’ini yaşadığı ana yabancılaştırdığını, ben’i kendi bütünlüğünden farklı gördüğünü ve dolayısıyla kimlik bölünmesi yaşadığını örnekler. Böylelikle Tezer Özlü’ nün tüm eserlerinde bu kimlik bölünmesi  içinde yazı yoluyla kendisiyle ve geçmişiyle barışmak, uzlaşmak, kendini anlamak isteyen ancak bir o  kadar da kendisinden kaçarak satır aralarında yeni çatışmalar yaratan, kendine yabancılaşmış bir kadının sancılı hikayesine ortak oluruz.

Bunun yanında, okur olarak, Özlü’ nün satır aralarında kendini iyileştirme çabaları içinde çok farklı yollar denediğine de tanıklık ederiz. Ancak tüm bu yollarda acılarını ‘mutluluk’ olarak algılamaya karar verme, kendini bir erkeğe ait hissetme, kliniklerden kurtulmak amacıyla sevgisiz bir evlilik yapma, gün içinde paket paket sigara içme, anlık  iyilik hali sağlamak için tanımadığı bir erkeğin elini tutma davranışlarında olduğu gibi, yaşama tutunmak için sağlıklı yollar denemediğini fark ederiz.  

Tezer’ in Satırlarında Psikolojik Temalar

İktidar ve Baskı

Tezer Özlü, çocukluk yaşantılarını ve 1967-1972 senelerini kapsayan klinik günlerini anlattığı ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ romanında travmatik yaşantılarının baba baskısı ile başladığını vurgulamak ister gibidir. Romanda,  beden eğitimi öğretmenliği de yapmış, müfettiş bir babanın aile ortamını adeta bir kışlaya çevirdiğini okuruz. Küçük bir diktatörlükle yönetilen aile içinde yasaklar, dayatmalar, ‘hazır ol da bekleme’ gibi ev ortamının rahatlığı ile uyuşmayan kurallar içinde geçen erken çocukluk yaşantılarından bunalıp, izlediği otobüslerin peşi sıra uzak  dünyaları tanımaya, dolayısıyla kaçmaya karar veren Tezer’ in sonraki yıllar kaleme aldığı anlatılarında bu isteğini gerçekleştirdiğinin izlerini süreriz.

Tezer Özlü, baba otoritesini Kalanlar’ da 26.11.1981 tarihli günce notunda birkaç satırla özetler. O dönemde artık iyice yaşlanmış, huysuzlaşmış, tek gözü  görmeyen bir ihtiyar olan babası ile  evlendiği için annesini ‘idam cezasına çarptırılmış’ kadın olarak  tanımlar. Bunun yanında bu küçük günlük parçalarında Tezer’ in babanın otoriter kimliğine dair kızgınlığının izlerini de net biçimde süreriz.  

Onun hayatında baskı, yalnız baba ile sınırlı kalmaz. Gittiği Avusturya Lisesi’ ndeki rahibeler de dayatmacı bir eğitim sistemi içinde öğrenciler için mutlak otorite olarak karşımıza çıkar. Yazdığı romanında rahibelerin komutan edası ile ders işlediği bu okula dair anılarında Tezer, okulu gerçek yaşamdan uzak bir öğrenme merkezi olarak tanımlarken, gerçek dünyaya ve yaşama uzak bir eğitim sistemini de eleştirir.  

Çocukluğun Soğuk Geceleri  romanında Tezer’ in Paris’ te tanıştığı Güner Sümer ile olan ilişkisi ve evlilik hayatında da toplumsal cinsiyet eşitliğini bulamayız. Kliniklerde geçen günlerden kurtulmak amacıyla, aşksız yaptığı bu evlilikte akşamları içki içmeden rahatlayamayan, sinirli bir eşin evde küçük bir Paris yaratma istekleri ya da takıntı derecesinde tutumluluğuna katlanmak zorunda kalan bir kadının, klinik günlerinin ardı  sıra boşanmayla sonuçlanarak iletişimsiz ve eşitliksiz evliliğine tanıklık ederiz.  

Yalnızlık

Tezer, ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ anlatısında yalnızlığını ‘okyanus’ gibi tanımlar. Onun yalnızlığı, oldukça derin ve kalabalıklar içinde de hissedilen gerçek, manevi bir yalnızlıktır. Bu yalnızlık hissini, yaşadığı akıl hastalığının  yanı sıra bu hastalığın çektirdiği acıları, bir filmi, Napolyon’ un yaşamöyküsünü ya da bir gemiyi aynı gözlerle izleyen insanlara anlatamamak da besleyip büyütür. Ama Tezer, zaman zaman kendisine acı veren bu derin yalnızlıkla savaşmaz. Hatta yeri geldiğinde yalnızlığı, sinemada yanına kimse oturmasın diye iki bilet alırken, kendini toplumdan soyutlamak için kullanır. Arnavutköy’ de koşu sırasında karşılaştığı kimsesiz bir ihtiyarın kendisi hakkında yalnız yaşadığını, bir kere evlenip ayrıldığını, kızının kendisini hiç arayıp sormadığını anlatması üzerine, böylesi bir yalnızlığın iyi olduğunu söyler. Bunun yanında anlatılarında kendisi ile dahi yaşlanmak istemediğini dile getiren Tezer için, yaşamının yetişkinlik zamanlarında yalnızlığın bir tercih olduğunu da anlarız.

Mekan Psikolojisi

Tezer Özlü, romanında anlattığı gibi ilk gençlik yıllarında ‘ölmeyi’ düşünüp, günlerce biriktirdiği ilaçlarla intihar girişiminde bulunan ve bu girişimin sonunda gözlerini psikiyatri kliniğinde açan bir yazar. Beki de bu erken dönem yaşantısı nedeniyle mekanların birey üzerindeki olumlu, olumsuz ve hatta yıkıcı etkilerini anlatılarında güçlü bir araç olarak değerlendirir. Özellikle ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ ta sokakları, caddeleri, binalarıyla kentler onun üzerinde psikolojik çağrışımlarda bulunur. Cenova ona yalnızlığı, Berlin ölümü hatırlatır.

Aynı yapıtta Tezer’ in mekanları sınırlayan duvarları, aynı zamanda insanın yaşamına çerçeve çeken, hayatını daraltan özellikleriyle ele aldığı görülür. Şüphesiz bu düşüncelerinin çıkış  noktasını da Berlin duvarına yönelik olumsuz duyguları oluşturur. Öyle anlaşılıyor ki satır aralarında insancıl bir dil kullanan Özlü, insanları ayıran böylesi bir duvarı içsel dünyasında hüzünle taşır.

Tezer Özlü’ nün çocukluğuna dair  yaşantılarında ve dolayısıyla anısal belleğinde sokaklar, okul, ev, hastane gibi mekanlar önemli bir yer tutar. Bunun yanında zaman zaman daracık bir ortamda da mekanın sınırlandıran yönüyle yüzleşir. Berlin Storkwinkel’ deki evinin daracık balkonunda olduğu gibi… Bir hücreye benzettiği bu balkonda Özlü, kendisini balkondan gördüğü ve bahar aylarıyla birlikte yaprakları yeşermeye başlayan ağaçlara benzetip çıplaklık, dolayısıyla terk edilmişlik hissine kapılarak bu hissin etkisini uzun süre üzerinde taşır.

Tezer’ in Son Sözü

Tezer Özlü, yapıtlarında kendini hissettiren arayışlarının sonunda ‘ben’ini bulduğunu söyler. Ancak Kalanlar’ da yazdığı son sözlerinde, bizleri, kendi bireysel dünyasından çıkartıp içimizdeki cehenneme atar. Tezer, kendine yaptığı yolculuğun sonunda çok daha ılımlı satırlarla karşımıza çıkarken bizlere faşistlerin zulmü altında yaşayan, yüzleri, elleri ve gövdeleri başka milyonlarca insan olduğunu hatırlatıp; okurlarını bir bıçak gibi susturur!

Bu yazı, Edebiyatist Dergisi’ nin Mayıs-Haziran 2016 ‘Psikoloji ve Edebiyat’ dosya konulu sayısında yayımlanmıştır.