Yasemin ŞENGÖR
Eğitim Gücü Sen Çarşamba İlçe Temsilcisi
Eğitim dünyasının altmış yıllık özlemi olarak bilinen Öğretmenlik Meslek Kanunu, geçtiğimiz aylarda Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanun yayımlandığında ilk dikkati çeken ise kanun taslak halindeyken yapılan eleştirilerin, getirilen görüş ve önerilerin dikkate alınmadığıydı.
Dile kolay 60 yıllık bir beklentinin ardından maalesef ki öğretmenlerin özlük haklarını güvenceye alan ve sorunlarının çözümünde güçlü bir yasal dayanak oluşturabilecek bir yasayla karşılaşmadık. Öğretmenlik Meslek Kanunu, yasal ve sosyal statüde düşündüğümüzde mesleği geliştiren, öğretmeni koruyan, öğretmenlik mesleğinin itibarını zenginleştiren bir içerikte karşımıza çıkmadı.
Öğretmenlik mesleğinin tanımının yetersiz kaldığı, öğretmen olma koşullarına yer vermeyen, öğretmenleri sözleşmeli ve kadrolu olarak ayırmaya devam eden, emeklilik usullerini, çalışma şartlarını düzenlemeyen, mobbing, şiddet gibi sorunlar karşısında öğretmenlerimizi yalnız bırakan, diğer bakanlıklarda görev yapan öğretmenlerimizi içermeyen meslek yasası bizzat kanunun muhatabı öğretmenler arasında itirazlara yol açtı.
İtirazların özellikle ÖMK’ nin dayanak oluşturduğu Öğretmenlik Kariyer Basamakları Yönetmeliği merkezinde yoğunlaştığı da gözlerden kaçmadı. ÖMK’ nin içerik bakımından kariyer sistemini merkezine alan bir kanun olduğu dikkate alınırsa, kariyer yönetmeliğinin neden tartışmaların odak noktasını oluşturduğu anlaşılır görünüyor. Öğretmenler, bir ihtisas mesleği olarak tanımlanan öğretmenlikte ekonomik kazanımın deneyime değil; sınav esaslı bir kariyer sistemine indirgenmiş olmasına karşı günlerdir, birlik halinde tepki veriyor. Bu noktada öğretmenlerin itiraz dayanaklarının sınav değil, mesleki itibarları olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.
Bununla beraber, Öğretmenlik Meslek Kanunu’ na dönük itirazlar son günlerde kariyer sisteminin dışına çıkmış görünüyor. Yeni bir eğitim-öğretim yılının arefesinde öğretmenler, özlük haklarını güvenceye almamış bir kanunla, kariyer sisteminin çalışma barışını, velilerle iletişimlerini etkileyeceğine yönelik kaygılarla, yaz tatilinde dinlenme zamanlarını büyük oranda kariyer sistemi videolarına ayırmış biçimde giriyorlar. Bunların üstüne, büyük çoğunluğu sosyal medya üzerinden insan hakları sınırları içinde ve hukuki düzlemde, seviyeli biçimde hak aramışken; hak etmedikleri biçimde itham ediliyorlar.
Öğretmenlerin sosyal ve yasal statüde itibarları son yıllarda çok zayıfladı. Öğretmenlerimiz süreç içinde ALO Şikayet hatları gibi meslek itibarını yerle bir eden, haksız uygulamalara da katlandılar. Okullarda veliler tarafından maruz bırakıldıkları ve gündeme yansıyan şiddet içerikli haberler, idareciler tarafından maruz kaldıkları mobbingler gün geçtikçe artıyor. Oysa; yeni nesli emanet ettiğimiz insanların, akıl ve davranış sağlığı yerinde bireyler yetiştirmesi için öncelikle kendi dünyasında kişisel ve mesleki gelişimden, temel ihtiyaçlarına dek gereksinimlerini karşılayabilmesi ve çalışma ortamında barışçıl tutumlar içinde olması gerekiyor.
Ama bugün öğretmenlerimizin itirazlarına genel olarak baktığımızda günümüz ekonomik şartlarında zorlandıklarını, çalışma koşulları içinde stres etmenlerinden bahsettiklerini, lisansüstü eğitimlerinde izin alma konusunda sıkıntı yaşadıkları gibi sorunları paylaştıklarını görüyoruz. Bu sorunları dile getirerek çözümü yine devletten bekliyorlar. Öğretmenlerimiz, demokratik haklarının gereği konuşuyorlar.
Yanlış mı yapıyorlar? Yanlışsa neye dayanarak bu kanıya varabiliriz? Öğretmenler haklarını arayamaz mı?
Öğretmenler, mesleki ehliyet sınırlarının bilincinde bir şekilde düşünme ve düşündüğünü söyleme, eğitimle ilgili konulara müdahil olma ve ifade etme özgürlüğüne sahip değiller mi?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ nın 26. maddesinde geçen “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” hükmüne göre, öğretmenlerimizin de düşünme ve düşüncelerini paylaşma özgürlüğü vardır. Ancak bunu yaparken, öğretmen vasfının gereği olarak tabii olduğu kanunları ve insan haklarını gözetmekle sorumlu olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
Eğer bugün öğretmenlerimiz sorunlarını saygı sınırlarında, eleştirinin dozajını bilerek, hiçbir şekilde yıkıcı olmadan ifade edebiliyorlarsa; demokrasiye inandıkları, demokratik hayattan güç aldıkları ve ifade etme özgürlükleri olduğu içindir. Eğitim sistemimizi daha iyiye ve güzele, çağdaş uygarlık seviyesine taşımak isteyenlerden değil; susanlardan korkmak gerekir. Çünkü eğer ki ifade özgürlüğü çoğulcu demokrasiyi güçlendiren ve geliştiren bir önkoşulsa, susmak demek katılımcı demokrasiden vazgeçmek demektir.
Çoğulcu ve katılımcı demokrasinin bir gereği olarak düşünce özgürlüğümüzün arkasındayız. Susmayacağız!