Rıfat Ilgaz’ ın Tanıklığıyla 1940 Kuşağı

Yasemin Şengör

Uzm. Psikolojik Danışman

(Bu yazı Edebiyatist Dergisi’ nin Tarih ve Edebiyat dosya konulu 7. sayısında yayımlanmıştır)

Yıllar geçer,  zaman değişir, dünya dönüşür… Bu süreçte; gelişen, değişen, büyüyen, yaşayan/canlı ve dinamik bir kavram olan ‘edebiyat’, bir bellek yaratarak kendi tarihini yazar. Geçmişini koruyup yaşatmaya çalışırken, geleceğini yaratmak için şimdisi ile özellikle ilgilenir. Bazı eserlere zaman tanır, kimini öne çıkartır, kendi varlığına hiçbir katkı sağlamayacak metinlerden ise yeri ve zamanı geldiğinde yazarını öldürerek alır, intikamını. Ve çoğu zaman da varlığını devam ettirecek kalemleri, bekletir…

Bundandır belki, bugün kitapları yediden yetmişe elimizden düşmeyen ve edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmış Rıfat Ilgaz gibi bir ustanın, otobiyografik  romanı Sarı Yazma’ da, 1940’ lı yılların sonunda kendinden ‘sağlığı alt üst olmuş, neredeyse sokakta kalmış bir adam’ olarak bahsetmesi.

Bir Yazarın Kişisel Tarihi

Yaralı ve hüzünlü bir kitaptır, Sarı Yazma. İlk baskısını 1976 senesinde yapmıştır. Rıfat Ilgaz, Edebiyat tarihimizin önemli yayıncılarından Oğuz Akkan’ ın yeni bir kitap istemesi üzerine, eserini yazmak amacıyla, kendini huzursuz ve işe yaramaz hissettiği Küçükçekmece’ deki evinden kaçmış, doğduğu toprakları, Cide’ yi ziyarete gitmiştir. Yazar için geçmişiyle bir hesaplaşma ve yüzleşmeye dönüşen bu ziyaret, Sarı Yazma romanında  1940 kuşağının yaşantısına ışık tutmakta ve bu yolla biz okurlarına çok şeyler söylemektedir.

Yazarın Sarı Yazma’ da çocukluk yaşantılarına dair anıları, çocukların sahilde mermi bulduğu ve okul müzesinde bu mermilerin sergilendiği Milli Mücadele yıllarının karanlık günleriyle başlar. Böylelikle eserde, yazarın bireysel dünyası yoluyla, köylerin çeteler tarafından basıldığı, asker kaçaklarının meydanlarda asıldığı, okul çağı çocuklarının moskof gemilerinden atılan şarapnelleri ceplerine doldurduğu ve öğretmenleri rehberliğinde savaş haberleri yazarak bülten hazırladığı, küçük zaferler için düzenlenen şenliklerde Mehmet Akif’ lerin, Mehmet Emin Yurdakul’ ların, Tevfik Fikretler’ in şiirlerinin coşkuyla okunduğu bir tarihten, 1940’ larda aydınların muhalif yazıları nedeniyle taş odalara atıldığı zamanlara doğru bir yolculuğa çıkarız.

Bu yolculukta bir yazarın bireysel tarihini de okuruz. Zaten bu çizgide baktığımızda diyebiliriz ki çoğu yazar, eserleri aracılığı ile bir yandan edebiyat tarihinin yazılmasına katkı sağlarken diğer taraftan da bireysel tarihlerine dair ipuçları bırakır… Bu bireysel tarihte Rıfat Ilgaz’ ın satır aralarında ısrarla vurgulamak istediği gibi, iyi bir yazar olmanın öncelikle iyi bir okur olmaktan geçtiği yönünde farkındalık kazanırız. Rıfat Ilgaz’ ın yazma serüvenlerinin harçlığından arttırdığı tüm parayı kitaplara vererek ve okul hayatında boş zamanlarını roman okumaya ayırarak, bunun yanında ortaokul yıllarından itibaren ‘şiir ve toplum ilişkisi’ gibi ağır konular üzerinde kafa yorarak başladığını görürüz. Yazarın poliseye romanlardan estetik romana ve şiire doğru kayan bu okuma serüvenlerinin onu 11-12 yaşlarında, Rahime Kaptan adını verdiği bir roman yazmaya götürdüğüne de tanıklık ederiz. (Bu roman, Halime Kaptan adıyla ilk baskısını 1972 senesinde yapmıştır). 

O, yazının çocukluk yaşlarından itibaren okuduğu kitaplar aracılığı ile girdiği dünyasından bir daha çıkamayacak ve Sarı Yazma romanında ‘yazmadan, okumadan yaşamanın hiçbir anlamı yoktu’, diyecektir.

Otoriter Bir Figür Olarak Baba

Yazarın ilkokul ve ortaokul yıllarını kaplayan eğitim sürecine dair anlatıları, dönemin çocukları hakkında üzerinde düşünmeye değer bilgiler verir. Milli mücadele yıllarının çocukları; belki de içinde bulunulan dönemin ağır şartları nedeniyle, erken büyümüş, erkenden olgunlaşmış, gelişim görevlerini günümüz çocuklarına göre bir hayli erkenden gerçekleştirmiş, ağır sorumlulukları alabilen bireyler olarak karşımıza çıkar. Bunun yanında Ilgaz; akranlarını, kendisinin ve çevresindeki arkadaşlarının yaşantıları doğrultusunda olgun bireyler olarak tanıtsa da zaman zaman onların çocuk olduklarını da anımsatır. Yazarın abisinin tutukluluğu zamanında grev gibi bir kavramın içinden çıkamadığı satırlar, abisini babasından kıskandığı zamanlar ve hatırlanan bir kahraman olarak babasına dair anlattıklarında çocukluğun saf dünyasını buluruz.

            Sarı Yazma romanında yazarın baskın kişilik özellikleri ve duygusal dünyası ile tanıttığı en önemli kahraman, babasıdır. Babasını çok sevdiğini ve onu arkadaş gibi gördüğünü söyler, bir yerde. Bunun yanında babasına dair yaşantıları, babanın otoriter kişilik özellikleri ve aile içindeki en önemli rolünün evin geçimini sağlama olması, ırksal belleğimizdeki baba figürü ile de örtüşür.

            Baba, hayatını çocuklarına adamış, haksız yere zorunlu olarak sürgün edildiği sıtma memleketi Terme’ ye aslında bir nevi cezalandırılmak için gönderilmiş, bir oğlunu Kurtuluş Savaşı’ nda şehit vermiş, kızını erken yaşta evlendirmiş, Tevfik Fikret’ i ve şiiri seven, en küçük oğlu Rıfat’ ın eğitimi ile yakından ilgilenen ve diğer çocukları okumadığı için en küçük çocuğunun okumasını özellikle isteyen tipik bir memur portresidir, sanki içimizden biridir… En baskın kişilik özelliği, duygularını içinde yaşamasıdır. Duygusal yoğunluğu yüksek anlatılarda Rıfat Ilgaz, babasının bu kişilik özelliğine adeta saygılı bir tutumu yeğler ancak başarılı anlatımı ile onun duygusal dünyasını okurlarına da yansıtır. Ortanca oğlu Faruk’ un telgraf memuru olarak görev yaptığı yıllarda arkadaşlarıyla grev yapmaları ve Başbakanlığa telgraf çekerek yanlarına yeni bir memur istemeleri nedeniyle ‘isyan’ suçlamasıyla tutuklanmasının onu çok kaygılandırdığını, önündeki yemekle ilgilenmemesinden anlarız.

Rıfat Ilgaz, baba ile olan yaşantılarını edebiyat dünyasına ve dönemin siyasal düzenine yönelik eleştirileri için bir araç olarak da kullanılır. Sarı Yazma romanından anlaşılıyor ki ayrımcı ve bölücü bir dil, 1940 kuşağında çok sayıda aydınımıza karşı bir baskı aracı halini almıştır.  Bu ortamda Rıfat Ilgaz, bireysel olarak başladığı şairliğini, toplumcu gerçekçi bir düşünce sistemi geliştirmesiyle birlikte halkın sorunlarına eğilen bir şekle sokmuştur. Yazdığı şiirlerde işçi kesiminden, hayatın arka sokaklarından, toplumsal sorunlardan bahsetmiş, bunu aydının sorumluluğu kabul etmiştir.

Ilgaz, yazarlığının temelini oluşturan bu felsefi alt yapı açısından düşünülecek olursa; baba karakteri ile olan yaşantılarından yola çıkarak Mehmet Akif’ e yönelttiği ve anlaşılacağı gibi Akif’ in -varoluş mücadelesi ve savaş ortamı içinde bulunan yaralı bir halka yazdığı- İstiklal Marşı şiiri ile sınırlı tuttuğu eleştirilerinde haksız bir tutum sergilemiştir. Mehmet Akif,  Safahat kitabı bir bütün olarak düşünüldüğünde içinde bulunduğu toplumun sosyal yaşantılarını ve sosyal hayatın çürüyen yanlarını değerler kavramı üzerinden eleştirmiş, bunun yanında toplumdan kopmadan ve oına sırt çevirmeden, yoksulluğundan hastalıklarına dek halkının tüm sorunları ile ilgilenmiş bir şairdir.

Bir Öğretmen Olarak Rıfat Ilgaz

            Otoriter kimliğiyle babanın, evin geçimini sağlamanın yanında aile içinde üyeleri biraraya getiren, kenetleyen, ailenin devamını sağlayan bir rolünün olduğunu ise  hayatını kaybesi üzerine anlarız. Kastamonu’ da yeniden bir araya gelmeyi beklerken, babanın ani ölümü, Ilgaz ailesini altüst eder. O dönem, Rıfat Ilgaz’ ın ortaokulu bitirip, liseye başlayacağı yıla denk gelir. Baba kaybıyla beraber geçim derdiyle de yüzleşen Ilgaz, öğretmen okuluna gitmeye karar verir.

Her ne kadar meslek tercihi, ani ve biraz da zorunluluk nedeniyle olsa da okulunu bitirdiğinde, mesleğini seven, öğrencilerinin kişisel sorunlarıyla da ilgili, rehberlik bilincinde, krizi yönetmesini bilen, yeri geldiğinde otoriter olabilen, lider kişilik özellikleri geliştirmiş bir öğretmen portresi çizer. Çocukluk anıları aracılığı ile eleştirdiği eğitimde ezberci yaklaşımların karşısında yer alır. Öğrencileri hakkında yıllar sonra ilk hatırladığı şey ise, onların yazmaya olan sevgileri ve nitelikli kitap seçebilmeleri olacaktır.

Ilgaz, ilkokul öğretmeni olarak başladığı eğitimci rolünü, Gazi Terbiye     Enstütisi’nde eğitimini tamamladıktan sonra Türkçe öğretmeni olarak  sürdürür. 1943 yılında yayımlanan ikinci şiir kitabı ‘Sınıf’ nedeniyle soruşturma geçirir. Bu tarihle beraber onun için öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılacağı, yazıları nedeniyle  hapisle tanışacağı, bunun yanında öğretmen olduğu yıllarda yüzleştiği verem hastalığı ile de savaşacağı bir hayat başlar.                                                                                                                                                                                                          

Hayatını kendi deyimiyle özgürlük kavgasına adamış olan Ilgaz, elinden alınan çok sevdiği öğretmenlik mesleğini icra ettiği süreçte, ilki kısa süreli olmak üzere iki evlilik yapmış ve bu evliliklerden iki kız, bir erkek üç çocuğu olmuştur. Eşi Rikkat Hanım’ dan olan çocukları Aydın ve Yıldız’ ı güç şartlar altında büyütür. Bunun yanında sağlık durumu ve koğuşturmalar süreci, eşinden zorunlu olarak ayrılmasına da yol açacaktır.

Bir Eleştiri Aracı Olarak Mizah

Öğretmenlikten gelen gelirinin kesilmesiyle beraber, Rıfat Ilgaz için gazete ve dergicilik, bir geçim kaynağı haline de gelir. Bu süreçte Aziz Nesin, hayatında önemli bir rol oynar. Çıkarttıkları dergilerin dağıtımını yapmak istediklerinde ‘gazete okuyan, şurada üç beş memur var… Halk hiç gazete okumaz burada’ sözleriyle karşılaşırlar. Anlaşıldığı gibi, okur azlığının olduğu bir ülkede gazete ve dergiler, hiçbir zaman ciddi bir geçim kaynağı olmaz. Ve hatta bu nedenle çoğu dönemleri zararla kapatırlar. Anak 1940 kuşağı yazarlarının ısrarla yayıncılığa devam etmeleri, yazıyı mevcut sisteme yönelik tepkilerini ve savaşlarını verirken ciddi bir araç olarak kullanmalarından ileri gelir.

Bu dönemde Sabahattin Ali’ nin fikir babalığını yaptığı ve ilk yıllarında sahibi olduğu Marko Paşa, sosyal hayatı ve dönemin siyasal yapısını mizah ile eleştirmeye başlar. Bu açıdan mizah ve Marko Paşa, muhalif aydınların önemli bir kalesi haline gelir. Marko Paşa’ nın halk tarafından da benimsenip sahiplenilmesi, onun mizah anlayışının zamanla bir ekol haline gelmesine de kapı aralayacaktır. Ancak Marko Paşa’ nın gazetecilik kulvarında başarısı, Ilgaz’ ı yazdığı yazılar nedeniyle demir parmaklıklar ardına atılmaktan kurtaramayacaktır.  

Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken bir soru akla geliyor; hayatını yazmaya ve düşünmeye adamış aydınlar, nasıl oluyor da düşünceleri nedeniyle hapse atılarak; katiller, sorguncular ve kanun önünde suçlu bireylerle anı muameleri görüyor? Sarı Yazma’ da anlatılan 1940’ ların ayrıştıran ve bölüştüren yapısı çizgisinde bu soruya şöyle bir yanıt vermek olanaklı: egemen güç, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için düşmanlar yaratmaya meğillidir çünkü bu düşmanlar üzerinden toplumu enforme etmeye çalışırlar. 

Ne dersiniz; biz bunun örneklerini fazlasıyla görmüş bir ülkeye ve bu durumu ırksal belleğimize kaydetmiş bir edebiyat tarihine sahip değil miyiz?