Tutku Yoluyla Acıya Dönüşen Deneyim: Yazmak
Yasemin Şengör
Aynı cümleyi kaçıncı kez okuduğumu bilmiyorum… Tam da kitap beni sarmıştı ki sayfalar ortasında kalakaldım öylece. Üstelik bu durumun, elimdeki kitabın en zor yazın türü arasında gördüğüm, saygıyı en çok hak ettiğini düşündüğüm ama okuma eylemlerinde en fazla direnç gösterdiğim öykü türünde yazılmış olması ile alakası yok.
Hikaye türünde üretken ve çalışkan yazarlarımızdan Tomris Uyar, ilk baskısını 1992 senesinde yapan Otuzların Kadını eserinde yazar kahramanlarının duygusal gelgitleri yoluyla, okurlarını zaman zaman metnin dışına çıkartmaya mı çalışmış bilmiyorum! Ama eğer bunu yapmak istemişse, otuzların kadınlarını konu aldığı ve öykülerini yazdığı dönemin sosyo-politik durumunu estetize ettiği, değişik kültür ve milliyetten seçtiği kadınlar yoluyla kadın sorunsallarının evrenselliğini vurguladığı öykülerinde bunu başarıyor. Belki de içinde bulunduğumuz toplumda kadın olmayı, gerçekçi taraflarıyla işlerken yüzümüze aynalar tuttuğu içindir; onu okurken, satırlar arasında soluklanıp uzun uzun düşünmek istiyorsunuz.
Tomris Uyar, Otuzların Kadını’ nda hafızasında otuzlu yaşlarında kalmış annesinin 1936 senesinde 18 yaşındayken yaptığı ilk evliliği öncesi bir ressama çizdirdiği portresinden ilham alarak annesini anlatmaya çalışıyor. Zaman zaman anlatıcı olarak metne dahil olan yazar kahramanımız, annesi ile yüzleşmekten ısrarla kaçındığı için, geri planda bir türlü ortaya çıkamayan bir metnin öyküsünü okuyoruz. Yaşam hikayeleri ve yaşadıkları birbirleri ile örtüşen kadınlar yoluyla da üç bölüm ve sekiz hikayeden oluşan öykü kitabını, yazar kahramanımızın yazın süreci izleğinde bir bütün olarak değerlendirebiliyoruz.
Otuzların Kadını’ nda Tomris Uyar’ ın mevcut sosyal düzene yönelik eleştirilerini yaparken, itiraz ve tepki dilini kadın kahramanlarının yaşamları üzerinden verdiğini de görüyoruz. Bunun yanında Tomris Uyar’ ın, bütün engellemelere rağmen yapabildikleri ‘Düşünce Özgürlüğü’ yürüyüşü ve ölüm oruçlarını doğuran kıyıcı uygulamalara yönelik yaptıkları eylerlerle mücadeleci bir kimliğe bürüdüğü kadın kahramanlarını ‘yazarlardan’ seçmesini de yazarın toplum içindeki misyonu çizgisinde okuyup anlamlandırabiliriz.
Tomris Uyar, öykülerinde kadınları mücadeleci taraflarıyla ön plana çıkarttığı gibi, erk tarafından tanımlanmış toplumsal kodların kadına yönelik dayatmalara dönüştüğü gerçeğini de işlemeyi unutmuyor. Bunu yaparken kadın kahramanlarına, toplumun özgürlüğünü kısıtlayan yönlerine, adeta aile içinde bir diktatörlüğe dönüşen erkek gücüne yönelik başkaldırılarının bedelini, özerkliğini ve bireyselliğini korumak için evlilik hayatını bitirmek zorunda kalmakla ödetiyor.
Otuzların Kadını’ nı geri plandaki yazma deneyimi ile üstkurmacanın öyküde vücut bulmuş hali olarak değerlendirebiliriz. Kitabın ilk öyküsü olan Pentimento’ da tanıştığımız yazar kahramanımız, yazı yazmaya çok güçlü bir direnç gösteriyor. Annesini yazarak anlatmak istiyor ancak bir yandan da yazı masasına oturmayı ısrarla erteliyor. Bu eylemlerini bir ‘kaçış’ olarak değerlendiriyor. Ancak annesini mutlaka anlatmak istediğini, yazmaktan kaçsa da vazgeçemediğini, yazı masasında birçok yazarın yakından tanıdığı o yaratma sancılarını çektiğini, yazı işini adeta kaçınılmaz olarak değerlendirdiğini de anlıyoruz.
Bu noktada ister istemez akla bir soru takılıyor: yazarımız, yazma eyleminden ısrarla kaçsa da yazmaktan neden vazgeçmiyor? Tomris Uyar’ ın Pentimanto öyküsünde yazar kahramanımızın yazıdan kaçarken bir yandan da yazma eylemini sürdürme çabalarının adı ‘yazma tutkusu’dur.
Her ne kadar ‘tutku’ kavramının olumlu bir duyguyu çağrıştırması nedeniyle ‘yazma tutkusu’, yazı yazmaya karşı yoğun bir sevgi şeklinde değerlendirilse de bundan çok daha öte ve farklıdır. Yazma tutkusuna yalnız bir sevgi işi olarak bakmak, kavramı dar bir çerçeve ile sınırlandırmaktır.
Çünkü yazma tutkusu, acı’ yı göze almaktır. Zaman zaman düşünce sancıları çekmektir, uykusuz geceler demektir. Kitaplarla savaşmak ama her şeye rağmen kitapları sevmektir. Hatta bazen kitaplarla yatıp kalkmaktır…Rüyalarınızı bölüp sizi uykulardan uyandıran ve masanın başına geçmeye zorlayan, eğer kalkıp hemen yazmazsanız intikamını kendini unutturarak alan satırlardır.
Hiç olmadık anda zihninizi meşgul eden satırları, bulabildiğiniz boş bir alana, hatta bazen bir yaprağa, bir peçeteye karalamaktır.
Yazıya tutkuyla bağlanmak; yazarın, yazanın hayatına olumsuz duygular getirse bile bu eylemden neden vazgeçemiyoruz? Neden hala ısrarla yazmaya çalışıyoruz? Bu sorunun yanıtını da Tomris Uyar’ a bırakalım… Pentimento öyküsünde dediği gibi:
‘Belki de yazma eylemi, şu ufak tefek insan bedeninin koskoca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur’.
Sustuklarımızı haykıracağımız beyaz sayfalar olmasa, o kötü ve koskoca dünyaya nasıl katlanır ki ufak tefek bedenlerimiz.