Dilek Neşe Açıker’ in Evreninde Kişisel Barış ve Sosyal İzolasyon

Yasemin Şengör

Yazın hayatımda olduğu kadar kişisel yaşamımda da özel bir yere sahip olan Deliler Teknesi Dergisi ’nin Barış ve Edebiyat dosya konulu 2008 Mayıs-Haziran sayısında ‘yıllar sonra bir gün, Yağmur’ un  bana şu soruyu  sormasından korkuyorum: ‘Barış ne demek hala!’ diye yazmıştım.  O yıllar su gibi akıp geçti… Ama Yağmur,  kendisine adadığım o yazıyı okuduğu gün, bana  korktuğum soruyu sormadı ve hatta  iri gözleriyle yüzüme bakıp ‘halacığım, ben barış ne demek biliyorum,’ dedi.

Aslında benim o yıllar, daha  büyük korkularım olmalıymış. Öyle ya Yağmur’ un ve diğer tüm çocukların barışı  bilmemeleri, büyüdüklerinde ‘neden bize barışsız bir  dünya bıraktınız?’ diye sormalarının yanında ne kalıyor ki!

Yeni dosya konumuz için barış kavramını en genel anlamında ve  ‘dünya barışı’ çizgisinde  ele almaya yönelik isteksizliğimin, umutlarımı kaybetmemle bir ilgisi var mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, geniş anlamında yabancı ve uzak hissettiğim barış, son birkaç yıldır yazı ve düşünce evrenime  daha çok kişisel ya da içsel dünyamızdaki dar anlamıyla konuk oluyor.

Bu bazda Dilek Neşe Açıker ’ in Gündüz Kelebeği isimli romanı aracılığı ile tanıştığım, kendisiyle ve çevresiyle çatışma halindeki  kahramanlardan, kişisel barış ya da içsel barışı korumanın  gerekliliği adına çok şeyler öğrendim. Gündüz Kelebeği, kadın merkezli toplumsal sorunların yazar tarafından düşünsel anlamda yorumlanmasıyla beraber, sorunsal yanı baskın bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, iki bölümden oluşan yapıtında lengüistik katmanları yansıtırken karakterlerinin dünyasını bir araç olarak kullanıyor. Ana karakterlerinde olduğu gibi yan ve hatta figüran karakterlerinin hayatlarını da yuvarlak yani çok yönlü tanıtarak güçlü bir kurgu oluşturuyor. Mukaddes, Fuad, Ali ve İnci’ nin hayatları ekseninde romanın yapısal öğeleri bir araya getiriliyor. Kurgu oluşturulurken diğer karakterlerin aksine İnci’ nin olayları  bizzat aktarması  dolayısıyla da İnci’ nin yaşamının küçük bir bilinçaltı romanını örnekleyecek, iç monologların yoğun olduğu tarzda işlenmesi, İnci’ yi yuvarlak tanıtılan tüm roman kişilerinden ayırarak daha baskın bir  karakter  olarak algılamamızı sağlıyor.

Gündüz Kelebeği, kulminasyon yani  doruk noktanın son derece güçlü, etkileyici biçimde işlendiği bir roman. İnci karakterinin Fuad’ ın gelmediği gün yaşadığı içsel çatışmaları ve sonrasında dilsiz ev sahibesi olarak geç saatlere kadar kimseyle iletişime girmeden iskelede bir bankta oturduğu ve ardından kayıplara karıştığı satırlar, romanda bir yandan çatışmaları  doruğa taşırken bir yandan da olaylar için bir kırılma noktası oluyor. Bu  kırılma ve doruk noktasında karakterin duygusal dünyası öylesine akılda kalıyor ki romanın sonuç bölümünde yaşanan benzer bir olayda İnci’ nin duyguları ilk yaşantıdaki kadar işlenmese dahi okur bu duyguları  güçlü olarak hissediyor. Bu durum, yazarın zaman zaman metne bir okur gözüyle baktığını, duygusal ve düşünsel anlamda  onun okuma sırasındaki olası yaşantılarını da yazın sürecine dahil  etmeye çalıştığını gösteriyor.

Ayrıca Dilek Neşe Açıker ‘in anlatım tekniği, roman kahramanlarını klasik bir kahramandan ziyade, bireysel  yaşamlarıyla ele alarak adeta bir roman kişisi olarak karşımıza çıkartıyor. Bu durum, Gündüz Kelebeği romanını estetik yazına yaklaştırıyor. Yazarın bizzat kendi dünyalarında, bireysel düşünce evrenleri, olumsuz yaşantıları, hayatlarındaki uyum mekanizmalarını bozan duygu dünyaları ile yansıtmaya  çalıştığı  roman kişileri, bir savunma mekanizması olarak sosyal izolasyonu baskın şekilde kullanıyor.

Gündüz Kelebeği’ nde Sosyal İzolasyon

Genel izleğini, kendisine duygusal olarak özel hisler besleyen arkadaşı Emre ile yaşadığı tek gecelik ilişki sonucunda arkadaşının  intiharına sebep olan ve bu nedenle bütün çevresiyle sosyal ilişkileri bozulan İnci’ nin yaşamını oluşturan Gündüz Kelebeği, insanın hayatla çatışmalarında bir uyum mekanizması olarak sosyal izolasyonu tehlikeli biçimde  nasıl kullanabileceğinin uç örneklerini veriyor. Bireyin içsel dünyasıyla barışık yaşayamamasının bir sonucu olarak, kendini korumak ve savunmak amacıyla tercih ettiği sosyal izolasyon, romanda ana karakterlerin yaşamında baskın şekilde işlenirken,  80 dönemlerinin travmatik yaşantıları karşısında bir alkoliğe dönüşen, giderek akıl ve ruh sağlığını yitiren yan karakterlerden Çetin’ in hayatında da örtük biçimde karşımıza çıkıyor.

Romanın ana  karakterlerinden İnci, travmatik yaşantıları sırasında tanıştığı Fuat’ la duygusal olarak yakınlaşıyor. Kendisiyle ve yaşadıklarıyla yüzleşmek yerine, Fuat’ ın ona biçtiği sessiz, yalıtılmış bir hayatı seçiyor. Yaşadığı olaylar karşısında kimlik bütünlüğünü sağlayamayarak zedelenmiş bir özerklik içinde bağımlılık ve yetersizlik şemaları geliştiriyor.  Tamamlanmamış işler olarak bıraktığı olumsuz yaşantısı sonrasında tek başına ayakta kalamayacağına dair inancı,  onu giderek Fuad karşısında bir egemenlik nesnesi haline getiriyor. Bir adada, eski bir eve yerleşerek, çevre halkı tarafından sağır-dilsiz olarak tanınan bir kadını oynamaya başlıyor. Bu süreçte İnci’ yi ve eşi Nergis’ i idare etmeye çalışan, fırsat bulduğu  anlarda İnci’ nin yanına koşan ancak İnci’ yi köle olarak sahiplenen, şarkılarını dinlediği erkek şarkıcıdan, hatta beslediği kediden  dahi kıskanan, onun haber izlemesini ‘üzüldüğü’ gerekçesiyle yasaklayan Fuad, İnci’ ye yaklaşımında adeta sadistik davranışlar sergiliyor. İnci için yazdığı yeni hayat senaryosunda onu adeta bir sadizm nesnesi  haline getirerek, karşısındaki kadının zayıflığı ile iktidarını güçlendiriyor.

İnci, idealsiz, nereye gittiği belirsiz, böylesi hastalıklı bir ilişkiyi toplumdan kaçış için bir araç olarak kullanıyor. Fuad’ ın sis nedeniyle gelemediği ve bireysel dünyasında ‘terk edilmişlik’ olarak algıladığı yaşantıları, onu yüksek katlı bir binadan kendini atarak intihar teşebbüsünde bulunmaya itiyor. Sonrasında, hayatta kalmasını izleyen süreçte, intihar girişimi nedeniyle bebeğini kaybetmesi ve bir daha  annelik duygusunu yaşayamadığını öğrenmesi, günlere yayılan bir ‘intikam’ duygusuna yol açıyor. Dilek Neşe Açıker, İnci karakterinde simgelediği ‘intikam’ duygusunu, insanın içsel barışını sağlayamadığı, bireyin hayatın anlamını kaybettiği ve boşluk duygusuna kapıldığı  sınır yaşantılarda bir amaç haline getirdiği, dönüp dolaşıp insanın kendisine zarar veren, olumsuz bir duygu olarak, bir kadın duyarlılığı ile oldukça güçlü biçimde işliyor.

Gündüz Kelebeği romanında sosyal olarak izole olmuş ya da kendini toplumdan izole eden roman kişilerinden bir diğeri olan Ali, annesinin despotluğu ve nevrotik tutumları karşısında küçük yaşlardan itibaren kendini evin diğer çocuğu, istenmeyen, değersiz evladı gibi görüyor. Bu dışlanmışlık hissiyle ancak annesinin ölüme yattığı zamanlarda yüzleşen Ali, Banu ile evlenip, uzak bir yerde ailelerin olmadığı, annesiz bir yaşamı hayal ederken aslında sosyal bir izolasyonu, savunma aracı  olarak kullanmak istiyor. Ali’ nin roman boyunca yer yer kendini hissettiren kaçma, yalnız kalma isteği, yalnız kaldığında hissettiği huzur, onun güçlü bir sosyal izolasyon şemasına sahip olduğunu gösteriyor. Romanın en güçlü karakterleri arasında yer alan Ali’ nin sonunda annesi ile dolayısıyla da anne ile kurduğu ilişkiyle yüzleşmesi ve bunun sonucunda kişisel ilişkilerinde daha uyumlu şemalar geliştirmesi ise bireyin toplumdan, toplumun değer yargılarından tam anlamıyla izolasyonunun mümkün olmadığına dikkat çekmesi bakımından kayda değerdir.

Ali’ nin annesi  Mukaddes’ de romanda yuvarlak biçimde tanıtılan, baskın karakterlerdendir. Mukaddes’ in hayatında yazar, 80 dönemine, anne ve babaların gözünden, insancıl bir pencereden bakıyor. Dönemin olaylarını yorumlarken, Mukaddes’ in babasının işlettiği çay bahçesinde, mekanın sağcı ya da solcu olarak lanse edilmesini engellemek için mahallenin kadınlarına bedava çay günleri düzenlemesi ise yazarın kadına atfettiği barışçıl rolü işaret etmesi açısından önemli görülmelidir.

80’ li yıllarda dönemin olaylarına karışan, uzun süre ortalardan kaybolan, işkence gören Çetin ile onu  dönemin olaylarından uzak tutmak amacıyla kurgulanan bir evlilik yapan ve bu evlilikte mutluluğu bulamayan, ikiz çocuklarını Londra’ da servet karşılığında bir laboratuvar ortamında yapan Mukaddes, travmatik hayatının sonucunda mükemmeliyetçi, kuralcı, içsel dünyasında yaşadığı çatışmaları insan ilişkilerinde zorba kişilik özellikleriyle dışa vuran bir karaktere dönüşüyor. Mukaddes’ in toplumla bağları zayıf, izole olmuş hayatında çevresindeki insanlarla kurduğu ilişki ise süperegolararası bir ilişkidir. Bu sebeple de egosunu geliştirememiş, süperegosu tarafından yönetilen Mukaddes’ in Ali ile diyalogları süperegolar arası diyaloglar şeklinde ilerliyor. Paylaşımdan yoksun, katı kuralcı, otoriter, yargılayıcı, ben merkezci, eleştirici olan bu diyaloglar; Mukaddes Hanım’ ın çocuklarıyla sürekli bir çatışma içinde yaşamasına sebep oluyor. Yaşadığı olaylar ve çektiği acılar  karşısında susmayı seçen, ciddi bir hastalığa yakalandığında dahi bu durumu tüm çevresinden saklayacak kadar kendini dış dünyadan izole eden Mukaddes, olaylar karşısında egosunun yaşadıklarını algılamak istemiyor. Tıpkı Ali nin Banu’ yla evlenmek istemesinde olduğu gibi karşılaştığı durumlar ya da   yaşanan olaylar onun  için hızlı biçimde yorumlanıp, ortadan kaldırılması gereken konular olarak görülüyor.

Sessizlik kavramının güçlü bir metafor olarak ele alındığı ve bireyin sosyal izolasyonunda bir araç olarak değerlendirildiği Gündüz Kelebeği romanı başarılı bir eser. Bireyin önce içsel dünyasında ve daha sonra da çevresi  ile kurduğu ilişkilerde barış kavramının yerini sorgulatan ayrıca bireyi sosyal izolasyon kavramının olumsuz yönleriyle yüzleştirmesi açısından da değerli bir yapıt. Tabi yeri gelmişken ‘sosyal izolasyon’ kavramının burada psikolojik bazda ele alındığı gerçeğini de  hatırlatılmalı. Ki  bir de -belki bu yazıyı okurken bir çok okurun aklına geldiği gibi- eski dilde ‘tecrit’ anlamında ve psikoloji biliminden farklı olarak sosyolojinin konusu dahilinde yer alan ‘sosyal izolasyon’ var. Özellikle hapishanelere ya da ‘aydın tarihimize’ başımızı çevirdiğimizde hiç de yabancısı olmadığımızı fark edeceğimiz ve toplumda gücü elinde bulunduranların bireyi izolasyonu olarak değerlendirilebilecek   sosyal izolasyon da edebiyat tarihimiz içinde incelenmeye değer, özel ve öncelikli konular arasında yer almaktadır.

 

(Bu yazı, Deliler Teknesi Sanat ve Edebiyat Dergisi’ nin Ocak-Şubat 2016 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır).