PİNHAN’ DA BİR BAŞKALDIRI ARACI OLARAK: ZITLIKLAR
Elif Şafak Pinhan romanı üzerine Yasemin Şengör tarafından yazılmış bir inceleme yazısıdır.
Yasemin ŞENGÖR
Ünlü Fransız fotoğrafçısı yan Arthur Bertrand, tam beş kıtada yetmiş ülke gezerek yaptığı binlerce röportaj yoluyla farklı kimlikleri, fikirleri, yaşamları belgesel formatında karşımıza çıkartıyor. 2009 tarihli yapımın adı, Bertrand’ ın “ötekileştirme” kavramını dışlamadan soyutlayarak ele aldığını düşündürüyor: 6 Milyar Öteki.
Belgeseli izlerken düşünmeden edemiyorsunuz; bizden çok uzaklarda dünyayı paylaştığımız nice insan var. Her biri kendi hikayesini yaşıyor. Hayata baktığımız pencerelerin dar çerçevelerinden onları birer “öteki” olarak görsek de kimlikleri, renkleri, inançları, hayata bakışları ne olursa olsun hepsinin de hisseden bir kalbi var.
Bu, şüphesiz ki, ötekileştirme kavramını yalnızca ‘farklılık’ boyutları ile alan masum bir bakış. Öznesi insan olan ve kendisi başlı başına çok kültürlü, çok renkli, çok sesli özellikleri barındıran sanatın görsel dalı, ötekileştirme kavramını böyle bir masumiyetle işleme eğilimindedir. Oysa söz konusu yazın sanatı yani edebiyat olduğunda işler değişiyor. İnsanı kelimelerle anlamaya, tanımaya, tanıtmaya çalışan bir sanat, ötekileştirmeyi tüm çıplaklığı ve olumsuz yönleri ile ele alıyor.
Edebiyatta içinde dışlanma kavramının olduğu bir ötekileştirmenin izlerini sürmeye kalkarsak kendimizi edebiyat tarihinin başında buluruz. Destanlardan, kötü kalpli cadıların ya da iyi yürekli prenseslerin ‘öteki’ olarak karşımıza çıktığı masallara, Çirkin Ördek Yavrusu’ ndan Kül kedisi’ ne, oradan dünya edebiyatının ilk modern romanı Don Kişot’ a kadar uzanırız. Edebiyatın her türünde geçmişten günümüze sayısız malzeme ile karşılaşırız. Çünkü örtük olarak ya da apaçık ‘ötekileştirme’ edebiyat tarihinin önemli malzemelerinden birisi olmuştur.
Çocukluğunda bu kavramla bizzat tanışmış olan Elif Şafak’ ta romanlarında “ötekileştirme” kavramını dışlanmadan ayrı ele almayan ancak onu bu yönüyle reddederek “farklılığa” indirgemeye çalışan yazarlarımızdandır. Bunu en baskın olarak gördüğümüz ilk romanı Pinhan’ da ötekileştirmeyi fiziksel yetersizlikler/kusurlar sınırlarına hapsetmeye çalışıyor. Pinhan’ ın çift cinsiyetli, Nevres’ in topal, Ceviziçi Tahir’ in köse, Cüce Cafer’ in kısa boylu oluşlarını onlara kendilerini farklı hissettiren özellikler olarak vurguluyor. Böylelikle roman boyunca Pinhan’ ın “öğrenirlerse kapının önüne koyarlar mı?” korkusunda Nevres’ in yalnızlığında, Ceviziçi Tahir ve Cüce Cafer’ in fiziksel kusurlarına yönelik hislerinde dışlanmanın izlerini sürüyoruz. Elif Şafak, Pinhan romanında kahramanlarını fiziksel özellikleri ile farklılaştırırken bir yandan da oların da hüzünleri, öfkeleri, yalnızlıkları ile bir insan olduğu gerçeğini vurgulayarak “farklılıkların sınırlarını hoşgörüsüzlüğümüzle zorlamaya çalışmanın adıdır: ötekileştirme” der gibidir.
Elif Şafak ’ın Pinhan ’da ötekileştirme kavramına bakışında yazarlığının etkilendiği tasavvuf düşüncesinin izlerini sürmek olası. Bu izler, apaçık bir şekilde değil, Elif Şafak’ ın tasavvuf kültürü içinde yakaladığı kavramlarla ya da tasavvufun insana bakışından yola çıkarak yarattığı malzemeler yoluyla karşımıza çıkıyor. ‘Katre’yi abru sanatından yola çıkarak körü körüne bir kader anlayışını reddetmek için kullanıyor. Kainatın yaratılışını, devamını sürdürmesini ve ‘nesil’i ‘halka’ ile anlatmak istiyor. Çemberlerin içine alan, kuşatan rolü kadar yok edici özelliğini de önemsiyor.
Çemberleri Daraltmak
Çember, içine alır… kuşatır… Korur ve kollar. Belki de sakınır. Pinhan’ da ise çemberler, sınırladıklarının etrafına kalın duvarlar örüp büyümelerini yayılmalarını engellemeye ve onları hapsettiği sınırlar içinde yok etmeye çalışır. Bu noktadan hareketle Elif Şafak Pinhan romanında keder, ölüm gibi insan hayatını tehdit eden ya da yaşamı sona erdiren kavramları ötekileştirmenin insanlar arasına koyduğu sınırları ortadan kaldıran bir araç olarak görürken; daha somut olarak çember kavramını, ötekileştirmeyi sınırlarına hapseden bir metafor olarak değerlendiriyor.
Pinhan’ ın bir elma ağacı altındaki kan damlası etrafına çizdiği çemberde keşfederiz ilk olarak, Şafak’ ın kaleminde çemberin anlamını. Romanın ilerleyen satırlarında perdeler biraz daha kalkar. Nevres’ in siyah karıncaları etraflarına çamurdan bir çember oluşturarak yok etmeye çalıştığı oyun, çemberin kuşatan rolünün sınırlarını zorlar. Ona bir nevi ‘savaşçı2 etiketi yapıştırarak, yok etme yeteneği verir.
Nevres, beyaz karıncayı çemberin dışında bırakarak siyah karıncalara savaş açar. Ancak burada gözden kaçmayan bir çelişki vardır. Nevres, savaşını farklı olanla değil, birbirine benzeyen kitle ile verir. Siyah karıncaları çamurdan bir çemberin içinde elindeki yoğurtlu ekmeği üzerlerine atarak ‘öteki’ne, beyaz olana, benzetmeye çalışır. Nevres’ in oyununda her türlü cemaat ilişkisine, sürüden olmaya bir başkaldırı vardır. Bu başkaldırı, gizil güçleri olan aynı zamanda da topal bacağı ile toplum içinde dışlandığını hisseden Nevres karakteri ile uyuşmaktadır. Belki de Nevres, sıradan bir çocuk olsaydı okur olarak ondan beyaz karıncayı yok etmesini bekleyecektik.
Keder ve Ölüm
Pinhan’ da çemberler, ötekiliğin sınırlarını daraltırken ölüm ve sıkıntı halleri ötekiliğin sınırlarını zorlar. Ve hatta bu sınırları ortadan kaldırır. İnsanı tüm özelliklerinden soyutlanmış halde, çırılçıplak bırakır.
Dürri Baba Türbesi mezarlığı, insanlar arasındaki sınırların ortadan kalktığı bir mekandır. Devrini tamamlayan ve belki de dünyadayken birbirlerine koşulsuz bir kabulden uzak yaklaşan her türlü insan bir mezarlıkta buluşur. Dürri Baba mezarlığı tasviri aslında şunu söyler: Ölümde eşitiz. O, hepimizin sonu. Mezar taşımızın yanında kim olduğunun önemi yok. Mezarlıkta kimliğimizin bir önemi olmayacağı gibi… Yaşarken birbirimiz için birer öteki olsak bile…
Dertli Hogopik’ in küçüklüğünün geçtiği mahalle tasvirinde de farklılıkların kabul edildiği ancak bunun dışlanmalara varmadığı bir tablo ile karşılaşırız. Dört kitabın ehlinin bir arada yaşadığı mahallede insanlar, normal zamanda yan yana dizilmiş kapalı kutularken kuru, soğuk ve ayazlarda ısınmak için yan yana sokuluyor. Dört kitap ehli, sıkıntı halinde birbirine yaklaşıyor. Ancak Elif Şafak, aralarındaki mesafeyi tamamen kaldırmamaya dikkat ediyor ve bilakis bu durumu vurgulama gereği hissediyor. Bu vurgu, okura yazarın insanları özünden kopartmayan, onları asimile etmeyen bir çok kültürlü yaşamı savunduğunu düşündürüyor.
Zıtlıklar
Pinhan’ da bireyi sadece “insan” olmasının bile onu biricik kılmaya yettiğini kabul eden, farklılıkları silmeye çalışmayan, ancak farklılıkla dışlamanın birleşmesi ile ortaya çıkan bir “ötekileştirme” kavramını reddeden bir düşünce ile karşılaşıyoruz. Bu noktada “Zıtlıklar” romanda ötekileştirme karşısında bir başkaldırı aracı olarak, başarıyla kullanılıyor. Zıtlıklar, ötekileştirmenin her türlü nedenini yok etmek için birer kanıt olarak ortaya sürülüyor.
Bunu en baskın olarak Pinhan’ ın çift cinsiyetli oluşunda görüyoruz. Elif Şafak, iki zıt cinselliği tek bedende buluşturarak erkek ve güç arasında kurulmuş bağa baş kaldırırken, kadın cinsiyetine atfedilen bir ötekileştirmeyi reddediyor.
Pinhan ’ ın kadın ve erkek rolleri arasında yaşadığı gelgitlerde zıtlıkların tamamlayıcı rolüne de dikkat çekiyor. Pinhan’ ın rüyasında gözüpek, hayattan zevk alan Dülhani karakteri erkeği temsil ederken, yumuşak ve şefkatli olan Dürri Baba kadını simgeliyor. Dulhani, daha benmekezci bir portre çizerken, Dürri baba kadın rolünde çevresini de yaşamına ortak ederek dengeyi sağlıyor.
Elif Şafak, Akrep Arif mahallesinde kimliğini reddederek dışlanan karakterlerin yanında mahalledeki zıtlıklarla duruyor. Mahallenin bir “cemaat” olarak ele alındığı satırlarında Akrep Arif mahallesinde yeni doğan çocuklara mahallenin kimliğini devam ettirme sorumluluğu verilmesine karşı, mahallenin ikibaşlılığına dikkat çekiyor. Dertli ahşap evlerin karşısına beşikleri, mezarlıkların karşısına çeyiz sandıklarını, kahvehanelerin karşısına meyhaneleri, yoksulluğun karşısına zenginliği, samimiyetin karşısına ikiyüzlülüğü, duaların karşısına bedduaları çıkartıyor.
Bu bağlamda Şafak, kahramanlarını “ideal insan” olarak ele almıyor. Karakterlerinin ruhsal dünyasındaki zıtlıklara da dikkat çekerek, ‘siyah ya da beyaz’ öğretisinin karşısında duruyor. İnsanın karakterinde bile var olan ve yaşamın tüm alanında, hayatımızın içinde izlerini sürebileceğimiz bir karşılığı, ötekileştirmenin panzehiri olarak gösteriy
Elif Şafak ’ ın dünyasında bir süre daha gezineceğim. Ama keşke diyorum, verdiği röportajlarda bu kadar çok konuşmasa, yapıtlarına dair bunca ipucu vermeseydi. Şimdi “nereden çıktı?” diyebilirsiniz. Pinhan’ a dair birçok satır, Elif Şafak’ ın romanı hakkında verdiği röportajlarını okuduktan sonra bu yazıdan çıktı. Çünkü kendisinin de belirttiği gibi, örtük olarak yazdığı romanı ile ilgili büyüyü kaçıran o kadar çok açıklama yapmış ki bunların ötesinde fikirlerim karşısında düşünmeden edemedim: Yazar mı daha iyi bilir, okur mu?
Ve anladım ki:
Yazar, yapıtına son noktayı koyduğunda sırtına yaslanıp susmasını bilendir.