Barış Bıçakçı Sinek Isırıklarının Müellifi romanı hakkında Yasemin Şengör tarafından yazılmış inceleme yazısıdır.
Yasemin Şengör

Günümüz insanının kapitalizm karşısında ödediği bedelleri konu edinen Sinek Isırıkları’nın Müellifi’nde Barış Bıçakçı, hayatın tekdüzeliğini başarılı zaman atlamaları ve akıcı bir üslup yoluyla anlatırken, olanca gelişmişliğine rağmen insani değerleri tüketen bir kent yaşamına tepki veriyor. Okur olarak yirmi iki yıl öncesinden bir kesitle, hastane odasında tanıştığımız Cemil’in İstanbul’da bir yayınevine roman dosyasını teslim etmesiyle birlikte, editörden gelecek haberi beklerken, yaşamına ve geçmişine tanık oluyoruz. Bir taraftan hayat; banyodaki su sızmalarıyla, elli senedir işleyen saatin bozulmasıyla, aşk ve ihanetle, çilek reçeli, suyun kaynaması, demlenen çay ya da yapılan yemekle sürerken, diğer yanda zaman atlamaları yoluyla yazar Cemil’ e dair anlatılanlardan onu tanımaya çalışırız. Karşımıza altı yaşındayken annesini, gençliğinde babasını kaybetmiş, otuz yaşındayken bir doktorla evlenmiş, çocuksuz, oniki yıl boyunca yaptığı inşaat mühendisliğini bırakarak kendini edebiyata vermiş bir karakter çıkıyor. 12 Eylül hesaplaşmaları sürerken 80’lerden tanıdık bir kahramana dönüşüyor. Bunun yanında –satır aralarında- Bıçakçı’ nın iyi bir okur olmanın önüne geçen yazar olma tutkusuna ve okumaz yazarlara dair eleştirel bakışı da dikkatlerden kaçmıyor.
Sinek Isırıklarının Müellifi romanında en kayda değer özelliklerden birisi, Cemil’ in hem bir karakter hem de bir tip olarak karşımıza çıkmasıdır. Evine giden, dördüncü kata çıkan, duşunu alıp yatağına giren Cemil sıradan bir karakterken, yazarlığa soyunduğunda hayatın tekdüzeliğine dair kalıplarımızı yıkan bir tipe dönüşüyor. Bıçakçı, Nazlı’nın eşi Cemil yoluyla insanın yaşamını genel bir örneğe indirgemeye çalışıp, bunu yaparken de materyalist bir yaklaşımla hayatın anlamını tartışırken yazar Cemil yoluyla edebiyata dair duruşunu ortaya koyuyor. Bir yandan da Nazlı, Metin, İlhan gibi sıradan kahramanların duyarlılıklarının ulaşamadığı kuytulara, yazar Cemil aracılığıyla dokunmaya çalışıyor. Böylelikle Sinek Isırıklarının Müellifi, alışageldiğimiz, monoton hayatımıza, kalıplarımızdan çıkıp, kapitalizm penceresinden bakmamızı sağlıyor.
Barış Bıçakçı, hayatımızın sıradan eylemlerini basit cümleler ile aktarmaya çalışırken asla sıradan olmayan bir metin yaratmayı da başarmış. Belki de bunu gerçekleştirmeye dair bir çabayla; hız kavramından güç alarak, hızlı cümlelerle bir çırpıda okunan, olaya dayanmayan, her şeyi anlatmayan ama okuru yoracak, derin boşluklar bırakmaktan kaçınan bir anlatımı yeğlemiş.
Okur olarak Ankara’nın otuz kilometre dışında yapılmış toplu konut dairesinde olanca monotonluğuyla hayatını sürdüren Cemil’de kendinizden bir parça buluyorsunuz. Çünkü tüm tekdüzeliğiyle yaşadığı hayat, bir yerde sizin yaşamınızla kesişiyor. Bunun yanında sıradan bir eş olan Cemil’den çıkıp, kendi içinde yarattığı bir dünyada yazarlığa soyunan kişiliği ile ondan çok şeyler öğreniyorsunuz. İki yüz elli gram fındığın bir kavanoza boşaltılırken çıkarttığı sesi cümlelere dönüştüren yazar Cemil, sıkıldığımız, bunaldığımız, boğulduğumuz dış dünyaya tepki olarak içinizde kendinize has bir dünya yaratıp, mutlu olabileceğimizi gösteriyor. Sinek Isırıklarının Müellifi, özellikle yazmayı seven ve yazar olmak isteyenlerin yaratıcı yazarlığa dair önemli ipuçları bulacakları; iyi bir yazar olmanın öncelikle iyi bir okur olmaktan geçtiğini keşfedecekleri, anlatımda fazlalıklara dair farkındalık yakalayacakları, akıcı üslubuyla bir çırpıda okunacak, ‘hızlı’ bir roman.
Cemil karakterinde hayata yönelik metaryalist tutumu sezip, bu tutumun onu ‘hayat anlamsızdır’ sonucuna götürdüğü dikkatli bir okurdan kaçmıyor. Fakat hayata ne kadar materyalist bakarsa baksın, Bıçakçı, gücünü gerçeklerden alan kahramanlarını makineleştirmiyor. Tam tersine romanda kendileri hakkında çok az şey bildiğimiz Cemil’in emekli tarih öğretmeni babası ile alt katında bir bakıcı ile yaşayan, oğlunun ve torununun zaman zaman ziyaret ettiği, ilaçlarla ayakta duran yaşlı kadın, hayatın maddeciliğine karşı bir tepki gibi duruyor. Maneviyatı hissettiğimiz ve bizlere merhameti hatırlatan bu iki kahramanımız, kapitalizm karşısında yok olan , tükenen manevi değerlere atıf yapıyor. Bunun yanında evli ve çocuğu olan bir erkek olarak İlhan’ın yaşadığı yasak aşka Cemil ve Metin’in verdikleri tepki, materyalizmin toplumsal ‘değer’ kavramı ile çatışmak zorunda olmadığını gösteriyor.
Okur, Bıçakçı’nın sıradan eylemlerle ama usta bir dille yarattığı atmosferde kısa cümleler ve yalın bir anlatımın da yardımıyla hızlıca dolaşırken, zaman zaman satır aralarında üzerine duyguların bulaştığını hissediyor. Ve gerçeklik algısını kaybetmiş, kendisini bir bakıcı ile bırakıp zaman zaman ziyaretine gelen oğlunun köpeğini azarlar gibi azarladığı yaşlı bir kadının yaşamına insani değerler penceresinden bakarken; hayatın maddiyatı karşısında yitirdiğiniz her şey için üzülüyor, insan.
Hayatınızı yemek, içmek, oturmak, uyumak, gitmek, kalmak arasında kurallar ve dayatmalarla yaşarken her geçen gün kendimizden biraz daha uzaklaştığımızı yüzümüze vuran Sinek Isırıklarının Müellifi romanını okurken değerlerden uzak bir toplumda kendinizi kapana kısılmış gibi hissediyorsunuz. Bu durumda Latife Tekin’in Unutma Bahçesi’ndeki kahramanlarından Olgun’u hatırlamamak ve içindeki kaçma isteğini kentin gürültüsü karşısında eyleme dönüştürüp, kendini Unutma Bahçesi’ne atan bu kahramana özenmemek elde değil.
Kent yaşamının boğuculuğundan, sıradanlığından, toplum hayatının dayatmaları karşısında birey olmaya yönelik savaşımdan, kapitalizmin tükettiği değerlerden, kaçma kurtulma isteğinden ve Olgun’dan söz açılmışken Chris’ i de anmak gerekiyor. 2010 yapımı Özgürlük Yolu adlı film, Christopher J. McCandless’in (Chris’in) dünyanın seçkin üniversitelerinin birisinde hukuk eğitimine başlayacağı dönemde kimlik belgesini yırtarak, uygarlıktan kaçışını anlatıyor. Adını Alexander Supertramt olarak değiştiren Christopher’in kendisini zehirlemeye çalışan bir uygarlığa karşı verdiği tepki, olanca hızıyla akıp geçen hayata zaman zaman yönelttiğimiz isyanlarımızı hatırlatıyor. Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkan filmde Chris’in hiçbir iletişim aracını kullanmadan, toplumla ve dolayısıyla her türlü popüler kültür aracı ile ilişkisini keserek, vahşi doğada içindeki sahte insanı öldürüp, kişisel bir devrim yaratmayı amaçladığı iki senesine tanık oluyoruz. Geçirdiği iki yılın sonunda aç ve susuz, hasta bir halde kapana kısıldığı vahşi doğada mutluluğun ancak paylaşıldığında gerçek olduğunu fark eden Chris’in öyküsü, olanca maddiyatı ile tükettiğimiz hayatta maneviyatın önemini vurgulayan bir eser.
Kapitalizmin yaşam alanlarımızı büyütürken manevi dünyamızı daralttığı bir çağda keşke hepimizin işi Chris kadar kolay olsaydı. Kaçabilseydik. Kaçıp kurtulsaydık. Kimliğimizi yok edip, doğanın kucağında, kendimizi uygarlığın bizi bir daha asla zehirlemeyeceği yalanına inandırabilseydik. Kaçmak çözüm olsaydı eğer, dünya Chris’lerin öyküleriyle dolu olurdu, diye düşünmeden edemiyorum.
Kendimizi vahşi doğanın kucağına atmak olmasa bile, kısılıp kaldığımız kent yaşamında kaçmanın, kurtulmanın bir yolunu arıyor ya da buluyoruz. Yine de bunu en iyi yazarlar yapıyor olmalı. Kendilerini olanca gücüyle zehirlemeye ve birey olmalarını engellemeye çalışan bir dünyaya, ‘yazı’ ile savaş açan, başkaldıran, itiraz eden ,vicdanımızı hatırlatan ve içlerinde yarattıkları dünyayı bir savunma kalesi olarak kullanan gerçek yazarlar.