Bir Sürgün Romanı Yaşlı Rind’ in Ölümü

Mehmet Uzun’ un Yaşlı Rind’ in Ölümü romanı üzerine Yasemin Şengör tarafından yazılmış bir inceleme yazısıdır.

Yasemin ŞENGÖR

Mehmet Uzun Yaşlı Rind' in Ölümü
Mehmet Uzun Yaşlı Rind’ in Ölümü

Edebiyatımızın başarılı kalemlerinden Ayfer Tunç, Mağara Arkadaşları adlı öykü kitabının en can alıcı hikayelerinden birisi olan Cinnet Bahçesi’ nde Sadık Yılmaz adlı bir tip yaratmıştır. 36 yaşında, bekar bir kütüphane memuru olan Sadık Yılmaz, günümüz saldırganlık ve cinnet çağında kendini dış dünyadan korumak için ‘silik’ bir benliğin arkasına sığınmış bir öykü kahramanıdır. İnsanlardan korkmaktadır ve tehlikeli olarak nitelendirdiği bir toplum yapısında kendini korumanın yolunu, iç dünyasına çekilerek, insanlarla iletişimi olabildiğince sınırlandırmakta bulmuştur. Öyle ki görev yaptığı kütüphanede ses çıkartan, gürültü yapan gençleri uyarmaktan dahi korkar hale gelmiş ve adeta nevrotik bir karaktere dönüşmüştür.

Aslında Ayfer Tunç’ un bu öykü kahramanı, günümüz dünyasına hiç de yabancı değil… Bunun yanında günümüz edebiyat dünyasının  böyle silik, nevrotik kahramanlar yoluyla çağımızın bunalımlarını daha çok konu edindiği, dikkatli bir okurun gözünden kaçmıyor. Aslına bakarsanız Eric Fromm’ un ‘robot uyumluluğu’ tanımında olduğu gibi, toplumu her şeyiyle içkinleştirerek, kendi olmaktan çıkan, sıradan hayatlar yaşayan büyük bir çoğunluğa karşı bir başkaldırı olarak gördüğüm; toplumsal yaşamın diretmelerini benliğine karşı bir tehdit unsuru olarak gören ve bu sebeple savunma mekanizmalarını devreye sokan roman kahramanları içinde beni son zamanlarda en çok etkileyen Yaşlı Rind’ dir.

Yaşı Rind’ in Ölümü  isimli romanın en önemli kahramanı olan Yaşlı, kendini dış dünyadan soyutlayarak, geçmişte yaşayan, yaşananlarla ve olaylarla arasına bir perde çekmiş, ustaca çaldığı kavalını sınırlı çevresiyle bir bağlantı aracı olarak kullanan, gözleri görme yetisini kaybetmiş, dolayısıyla da fiziki olarak da dünyadan kısmen el etek çekmiş bir tiptir. Mehmet Uzun, Yaşlı Rind ekseninde böylesi nevrotik bir kahramanı o kadar güçlü ve öyle inandırıcı  olarak yaratır ki okur olarak, toplumdan el etek çekmiş bir karakteri sağlıksız ruh haliyle değerlendirmek istemeyiz.

Yaşlı Rind’ in Ölümü, yazarın Serdar Azad karakteri yoluyla Yahya Kemal’ in de Rindlerin Hayatı, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü şiirlerinde vurguladığı ‘rindler’ ve ‘rindlik’ kavramlarının izini sürerken; ülkeden kaçan yani gönüllü sürgünü tercih eden ancak bu sürgünde mesafelerin gerçeklerden uzaklaşması için yeterli olmadığını fark edip yazmaya sığınan, yani bir de tabiri yerindeyse yüreğine sürgünü  deneyimleyen bir yazarın bizi kendimizle yüzleştirmesinin hikayesidir. Bu hikayede Mehmet Uzun,  kendini dünyadan soyutlayamayan ve içsel  dünyasında dış dünyaya karşı savaş veren bir yazarın karşısına, rindlik felsefesiyle kendini dış dünyadan yalıtan Yaşlı Rind karakterini çıkartarak son derece güçlü bir atmosfer yaratır.

Tabi burada Yaşlı Rind’ in Ölümü isimli romana ne kadar zor başladığımı da hemen belirtmeliyim. Gerçekten de bazı kitapların dünyasına girmek hiç de kolay olmuyor. Henüz giriş bölümünde okuru kaçıran, niteliksiz kitaplardan bahsetmiyorum. Kimi eserler; en güzel sözleri, en heyecanlı girişleri yapmış olsa dahi sizi dünyasına alırken çok zorluyor. Aslına bakarsanız; bir sürgün eseri olarak elime aldığım Yaşlı Rind’ in Ölümü romanına düşünsel olarak çok zor başlayacağımı daha ilk cümlesini okur okumaz anlamıştım. Kitabın ilk kısmını bilmem kaçıncı kez okuduktan sonra  romanın giriş bölümündeki bir tek cümleye bu kadar çok  takılmama sebep olan şeyin ne olduğunu ancak anlayabildim: roman, ‘Onu o korku dolu gecenin şafağında tanıdım’ diye başlıyordu.

Romanın ilk cümlesinde ‘korku’ duygusunu yadırgamıştım. Sürgün kavramına ‘korku’ duygusunu yakıştıramayışım, sürgün ve göç kelimelerinin hafızamda en çok hüzün duygusunu çağrıştırmasından kaynaklanmıştı.

Eğer ki Mehmet Uzun’ un Yaşlı Rind’ in Ölümü adlı eseri, ‘onu  o hüzün dolu gecenin şafağında tanıdım’  diye başlasaydı, beni dünyasına daha kolay çekerdi.  Ama romanı okuyup bitirdiğimde anladım: Böylesi bir başlangıç, sürgünü bizzat içinde yaşayan ve bizi içimizdeki sürgünlere götüren bir kalem için ne kadar da sıradan olurdu.

Yıllar yılı kendisi de bir sürgün hayatı yaşayan ve edebiyatımızda geç tanıdığımız kalemlerimizden Mehmet Uzun’ un Yaşlı Rind’ in Ölümü isimli romanı, yazarın Nar Çiçekleri adlı denemeleri ile birlikte okunduğunda otobiyografik öğeleri ile dikkat çekiyor. Zaten romanın kapak yazısı, eseri bizzat yazarın en kişisel romanı olarak da değerlendirerek bir nevi buna vurgu yapıyor.

Yaşlı Rind’ in Ölümü, roman kahramanımız, aynı zamanda da anlatıcı Serdar Azad’ ın ‘gönüllü sürgününü’  konu ediniyor. Serdar Azad, ülkesinden kaçmak zorunda kalan ve sınırı geçtiği ilk gece konakladığı köyde Yaşlı isimli bir zat ile tanışma olanağı bulan, bu kendini dünyadan soyutlamış karakterin ışığında içsel dünyasına inen ve böylelikle kendisiyle yüzleşen, yüzleştikçe de gelişip değişen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Romanda Serdar Azad’ ın Yaşlı’ yı tanıma serüvenine ortak olurken bir yandan da onun özeleştiri vasıtasıyla düşünce evrenindeki devrimlere tanıklık ediyoruz.

Roman, metafor yaratmadaki başarısının yanı sıra, kişiler sisteminde ruhsallaştırmayı oldukça güçlü şekilde kullanmasıyla da kayda değer bir eser. Bunun yanında tüm –değerli- epik eserlerde olduğu gibi  monologların, anlatıcının düşünce dünyasını okura yansıtan, dolayısıyla da ileten bir araç olarak başarılı şekilde kullanılması ve anlatan-ileten monolog olarak karşımıza çıkması, romanı edebiyat dünyasında özel bir yere de koyuyor.

Roman, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yaratıcı bir atmosfere de sahip. Serdar Azad’ ın sürgün yurdunda Yaşlı Rind’ in ölümü üzerine onunla yaşadıklarını yazmaya karar vermesi, romanın ana hattını oluşturuyor. Aslında tüm bir roman, anlatıcının masa başında zaman atlamaları yoluyla geçmişi ve parantez arası konuşmalarla da o andaki duygu ve düşüncelerini anlatmasından oluşuyor.

Hayata karşı savunma mekanizmalarımız

Birey olarak, kendimizi dış dünyanın olası tehlike ve tehditlerine karşı sürekli savunma ihtiyacı duyarız. Anksiyeteye karşı ruhsal bütünlüğümüzü korumaya yönelik gereksinimden kaynaklanan bu savunmayı, çok çeşitli şekillerde yapabiliyoruz. Yaşlı Rind’ in Ölümü isimli eserde anlatıcı kahramanımız Sedar Azad,  sınırda çok az konuştuğu, bu konuşmadan sonra hayatını merak ettiği ve anılarında yer eden Yaşlı isimli köy sakinini, sürgün yurdu Stocholm’ de düşünce dünyasında ve içinde yaşatarak bir nevi içe alma mekanizmasını kullanıyor. Böylelikle hasret duygularının ağır bastığı bir sürgün hayatında, Yaşlı karakteriyle adeta bir arada yaşayarak zorlukların üstesinden gelmeye çalışıyor.

Bu noktada yazarın parantez araları yoluyla yaptığı monologlar, karakterinin içsel dünyasında Yaşlı Rind ile olan konuşmaları; içe alım mekanizmasını örneklendirirken bir yandan da kahramanımıza bir nevi özeleştiri yaptırarak, yazarın düşünce dünyasını okurla buluşturuyor.

Kitaplardan Aydınlığa

‘…ağaçların yaprakları aslında birer kitap sayfasıydılar. Ormanı aydınlığa boğan o sayfalardı.’

Yaşlı Rind’ in Ölümü’ nde yazar, monologların yanında rüyaları da kahramanının düşünce evrenini yansıtmada  önemli bir araç olarak kullanıyor. Bu düşünce dünyasında ‘kitap’ çok güçlü bir imge olarak ele alınıyor. Okur olarak anlatıcı kahramanımız Serdar Azad’ ın Yaşlıyla olan ilişkisinin izlerini sürdüğümüz ilk rüyası, yazarın Yaşlı Rind ile beraber karanlık, dar, iç karartıcı bir kanaldan denize açılmasını konu ediniyor. Bu yolculukta kahramanlarımızı karanlık, ışıkların ancak bir sızıntı olarak ulaştığı, sisli, dumanlı bir yerden uçsuz bucaksız denize ulaştıran sandalın çok büyük ve deri ciltli bir kitap olması, cehaletten aydınlığa giden yolun kitap okumaktan geçtiğini oldukça etkileyici bir üslupla hatırlatıyor. Bunun yanında dallarla, ağaçlarla çevrili, karanlık bir kanaldan aydınlığa giden bu yolculukta kahramanların etrafta ‘azgın’, ‘kuduruk’, ‘tuhaf yaratıklar’ tanımlaması da kayda değerdir.

Mehmet Uzun, Yaşlı Rind’ in Ölümü’ nde okuruna okuyarak ve düşünerek bu dünyada ilerlemeyi zorlu bir yol olarak tanımlarken tüm zorlukları kitaplarla yani bilgiyle aşmanın sonunda okuruna aydınlık günler vaat ediyor.

Sözcüklerden bir kale yaratmak

‘…yalnız sözcükler bana siper olabilirdi’

Mehmet Uzun’  un Yaşlı Rind’ in Ölümü adlı eserinde yer yer birer imge olarak kullandığı kelimelerden bir diğeri de ‘sözcük’ olarak karşımıza çıkıyor. Sözcük, Serdar Azad için sürgün yurdunda adeta bir sığınak oluyor. O, gönüllü bir sürgünde anısal belleğinde yer etmiş olan ve acı veren her şeye sözcülerle siper alıyor. Ancak Mehmet Uzun, yazmak ve söylemek eylemlerine salt bir ‘katarsis’ yani duygusal boşalım olarak bakmamaktadır. Hatta aksine yazar, sözcükleri unutmanın değil savaşmanın, direnmenin, itiraz etmenin, başkaldırının dolayısıyla da bireyselleşmenin bir yolu olarak görür. Bu noktada bireyin kendi sözcükleriyle konuşmasını, kendisine sözcüklerden bir kale yaparak benliğini, onu olanca gücüyle değiştirmeye çalışan bir dünyaya karşı savunmasını; bireyselleşmeye giden yolda önemli bir anahtar olarak görür.

Tabi özellikle yazarın sözcüklerle kendimizi hayata karşı savunmamız gerektiğine yönelik düşünceleri karşısında okur ister istemez soruyor; dış dünya ile mücadelemiz olabilir; ancak bu mücadeleyi kendimizi dış dünyadan soyutlayarak, sadece bireysel olarak sözcüklere atfettiğimiz anlamlarla oluşturduğumuz, kendi sözcüklerimizden bir kalede sürdürmek ne derece doğru?

Yazar, satır aralarında, bir yandan kendini dış dünyadan soyutlayarak, bireysel kavramlarıyla ona savaş açarken; sürgünün yalnız gitmek ve gelmek iki sözcüğünden ibaret olmadığını fark edince Yaşlı Rind’ e seslendiği şu satırlarda bu sorunun yanıtını da veriyor: ‘Ne diyeyim, Yaşlı Rind? Olmaz… gündelik koşuşturmacalarla sarılmış olan bizler, yüz parçaya bölünmüş aklımızı seslerden, sınırlardan, koşullardan kurtaramayız’.

Öyle görülüyor ki Mehmet Uzun, Serdar Azad karakteri yoluyla toplumun birey olmamızı engelleyen yanlarına savaş açmamız gerektiğini savunurken, bir taraftan da toplumdan tamamen soyutlanamayacağımız gerçeğini işlemeye çalışıyor. Böylelikle de Yaşlı Rind ve etrafındakileri, bir sınır köyünün silik insanlarını kültürel yapıları içinde, onları yargılamadan, küçümsemeden, eleştirmeden, güzel taraflarını öne çıkartarak yansıtırken de kendisiyle çelişmiyor.

Satır Araları

Yazarın roman boyunca rindlere ve rindliğe bir pencere açarken, Yaşlı Rind’ in yaşamını övmeyişi, romanın silik karakterlerinden Serdar Azad’ın dostunun Yaşlı’ ya yönelttiği ‘bazen insan eski günlere, dönemlere dönmek istiyor, ama bugünü de, içinde olduğumuz zamanı da unutmamalı’ sözlerinden de anlaşılacağı gibi rindlik felsefesinin yorumunu okura bırakmak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Mehmet Uzun’ un rindliğin izlerini sürdüğü Yaşlı Rind’ in Ölümü romanı, kütüphanenizde bulunmalı. Ve eğer bir gün okursanız; Yaşlı Rind’ in söylediği şu cümleyi Serdar Azad’ ın dostunun sözlerine bir yanıt olarak ele almayı da unutmayın: ‘…öyle bir dönemdi. O kara, o sıska adam –ki insana, insanlığa egemen olmak için milyonlarca insan öldürdü, bir bıçak gibi saplandı kalbimize. Kalbimiz hala o ölümcül bıçak yüzünden yaralıdır. Bu bıçağı kalbimizden çıkarıp atacağımız yerde, bıçak kadar acıtmayan şeyleri kabulleniyoruz. Hem de ne şükürlerle!…’