Leyla Erbil Tuhaf Bir Kadın Romanı Üzerine

Faili Hepimizler

Yasemin Şengör

Leyla Erbil Tuhaf Bir Kadın romanı
Leyla Erbil Tuhaf Bir Kadın romanı

‘Tuhaf Bir Kadın’ romanı vasıtasıyla Leyla Erbil’in kalemi ile tanıştığım gün,   yazarın bütün kitaplarını okumaya yönelik çok güçlü bir isteğe –maalesef- küçük bir kentte yakalanmıştım. Girdiğim marketlerin ‘aşka’, ‘ayrılığa’, ‘ihanete’ boğulmuş popüler kitap reyonlarında bulamayacağımı bile bile, bir umutla Leyla Erbil kitapları aramıştım. O günden payıma düşen, altı saatlik bir yolculukta ‘Tuhaf Bir Kadın’la beraber Mustafa Suphilerin peşi sıra; bir utancın izlerini sürmek olmuştu.

İnsanların düşüncelerine, fikirlerine, yaşam biçimlerine karşı hassasiyet göstermem konusunda her zaman uyarıldığım bir aile ortamından şairine ‘Düşünüyorum. Öyleyse Vurun’ dedirten bir hayata aktım ben… O yüzden ‘Ankara’nın taşına bak, Gözlerimin yaşına bak’ diye yürüyen bir kalabalıkta, elimdeki bayrağı ıslanmasın diye korumaya çalıştığım ilkokul senelerimden kalma bir günü hayatım boyunca unutmadım. Yaşadığım anda neden orada olduğumu tam olarak kavramakta zorlanmıştım. Gördüğüm tek şey; hüzün ve gözyaşıydı. Sonra büyüdüm… Benimle birlikte çocukluğum, düşlerim, okuduklarım, fikirlerim de büyüdü. O güne döndüğümde hüzün ve gözyaşından ötesini görmeyi öğrendim; itiraz, tepki, kızgınlık, isyan… Zamanla daha iyi anladım ki oradaydım çünkü ‘Geçmiş cinayetleri unutan bir toplum, bundan sonra dökülecek kanların da sorumluluğuna ortak oluyor’ diyen Uğur Mumcu’ nun peşi sıra, hüznü ve tepkiyi olduğu kadar, kolektif kültürel bilinçaltımıza yazılan bir utancı taşıyordum. Sabahattin Alilerin, Bahriye Üçokların, Abdi İpekçilerin, Çetin Emeçlerin, Ahmet Taner Kışlalıların, Muammer Aksoyların, Metin Altıokların, Doğan Özlerin, Erdoğan Hançerlioğluların, Gün Sazakların, İsmail Gerçeksözlerin, Kemal Fedai Coşkunerlerin, İlhan Darendelioğluların, peşi sıra kökleşen ve büyüyen bir utancı…

Açık yazmalıyım; ‘unutmadık’ sözü her duyduğumda ‘bu toplumda unutmamak nedir?’ diye soruyorum. Düşündükçe aynı kapıya çıkıyorum: bu toplumda unutmamak diye bir şey yoktur! Çünkü öylesi hassas noktalar var ki orada unutmak yalnız bir bellek meselesi olmaktan çıkıyor. Ve bazen belleğine değil, vicdanına da sormalı insan: sahi unutmadım mı, diye. Mesela Mustafa Suphi’yi hatırlıyor mu vicdanın? Düşüncelerin ya da belleğin demiyorum. Fikirlerinin, kim olduklarının ötesinde Nazım Hikmet’ in ‘Biz. On beş kasap çengelinde sallanan on beş kesik baş. On beş arkadaş. Yoldaş’ mısralarında olduğu gibi, insan penceresinden hatırlıyor musun? Ölümünden sonra çeşitli platformlarda ‘ötekileştirmenin’ ülkemizin en karanlık gerçeklerinden birisi olduğunu vurgulamak istercesine ‘Kürt yazar’ olarak adı geçen, ısrarla etnik kimliğine vurgu yapılan Musa Anter’i yalnız bir yazar, bir insan olarak da tanımaya çalıştın mı, -fikirleri fikirlerine uymasa da- okudun mu, anladın mı mesela?

Faili meçhul cinayetlere kendi düşünceleri, hayat görüşleri çerçevesinde ama insan penceresinden bakabilmeyi başaran ve salt fikirlerden öte söylemek istedikleri olan yazarlarımız, edebiyatımızda kalıcı izler bıraktı. Musa Anter cinayetinin tanığı Orhan Miroğlu Dijvar’ ı yazdı. Sevgi Özel, ‘Uğur Olsun! –Bir Devrimcinin Öyküsü’ romanı ile karşımıza çocukluğundan itibaren Uğur Mumcu’nun hayat hikayesini çıkarttı. ‘Faili Meçhul Öfke’ romanında ise Adnan Gerger, okurunu siyasi cinayetlerin karanlık dehlizlerine götürdü. Faili meçhul cinayetlerin yazınımıza etkisi romanlarla da sınırlı kalmadı elbette. Yeri geldi öykülerde hissettirdi kendini, yeri geldi araştırma inceleme yazılarında… Ve belki de en iyi, şiirle dokundu o en derin yaramıza.

Faili meçhul olarak bildiğimiz ve aslında çoğu zaman faili meçhul olduğu ayrı bir tartışma konusu yapılan cinayetler, yazarlığın yalnızca kelimeleri bir araya getirmekten ya da düşüncelerini düzgün bir şekilde ifade etmekten öte tarafını da gören ve yazmanın aynı zamanda bir vicdan meselesi olduğunu bilen, bu yönde kendini sorumlu hissedebilen yazarlarımızın kalemini -her dönemde- etkilemiştir. Ve bu çizgide değerlendirebileceğimiz romanların en iyilerinden birisini de kendi ifadeleri ile Mustafa Suphi cinayetini bir takıntı gibi yaşayan Leyla Erbil, Tuhaf Bir Kadın’la verdi. O, bir cinayetin anatomisini, iyi bir araştırmacı ve duyarlı bir yazar olmanın yanında bulunduğu toplumun nabzını tutmaya çalışan bir kadın olarak da sunmaya çalıştı.

Leyla Erbil ‘Tuhaf Bir Kadın’ romanında ‘Mustafa Suphi’ cinayetini, tüm satırlara yayılan bir içerikte işlememektedir. Cinayeti konu edinmiştir ancak o, aslında daha farklı bir konunun derdindedir; deniz emekçisi bir babanın hayatı doğrultusunda bir cinayetin izlerini sürerken, Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının öldürülmesini bir araç olarak kullanarak, bu cinayetin ışığında ‘ötekileştirmeyi’, bu ülkede ‘işçi’ ve ‘halk’ olmayı anlatır. Bu açıdan ana kahramanlarını ağabeyi kaptan olan, deniz emekçisi bir baba ile onun İşçi Partisi’ne üye kızı olarak seçmesi oldukça isabetlidir.

Romanın ‘Kız’ bölümünde aynı zamanda bir anlatıcı da olan Nermin ile tanışırız. 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç kız olan Nermin’i mücadeleci bir yaşam tarzına, İşçi Partisi’ne, bir düşünce sistemi ve dünya görüşüne ama daha da önemlisi bir aydın yalnızlığına hazırlayan olaylara, aile yapısına, kültüre tanıklık ederiz. Nermin karakterinin öyküsünde Erbil, romanda asıl konuya geçmeden bir zemin hazırlıyor aslında. Bu zeminde Nermin karakterinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığına da dikkat çekerek, bir bayan yazar olarak kadın kimliğine karşı duyarsız kalmadığını da gösteriyor. Kızını alışık oldukları yaşam tarzı, milli kültür, mevcut kalıplar doğrultusunda ‘namus’ merkezinde yetiştirmeye çalışan, kızına verdiği din eğitimini sürekli cezalandırıcı bir Tanrı’yı vurgulayarak yapan, taviz vermeyen, eleştirici, yargılayıcı, kızını toplumun kalıpları doğrultusunda yetiştirmeye çalışırken onun bireyselleşmesinin önüne geçen bir anne profilinde bu ülkede ‘kız çocuğu’ olmayı işliyor. Fakat burada dikkat çeken Erbil’in bu anne profilini çok fazla yargılamaması, sorgulamaması sadece Nermin karakterinin içsel dünyasında ele alarak kız çocuklarını toplumun beklentileri doğrultusunda yetiştirmeye değil de bunu yaparken kızların birey olmalarının engellenmesine ve bu engellemelerin kız çocuğunun yetişkin yaşamında da türlü aktörler yoluyla devam ettirilmesine karşı çıkıyor.

Kendi düşünce sistemini oluşturmaya çalışan ve bu sebeple zaman zaman başı derde giren, sonunda çareyi köyüne sürgün gönderilen Halit’in kaçma planlarına uyup, yeni bir hayat kurmada bulan ancak bu kaçma planları annesi yoluyla suya düşen, bunun üzerine evden kaçmanın bir başka yolu olarak anlaşmalı evlilikten medet uman, evlenen fakat evliliğini beklentilerinin dışında daha uzun süre sürdüren, halkını tanımak amacıyla gecekondu mahallesine yerleşen, evliliğini eşiyle yaşadığı ‘halk’ konusu merkezli tartışmalar sebebiyle bitiren, kendini halka adayan ancak halka bir türlü inemeyen bir kadının çalkantılı hayatında bu ülkede mücadeleci bir kadın olmanın zorluğu özetlenmektedir. Bu doğrultuda romanın ilk baskısının yapıldığı 1971 senesinden bu yana 43 sene geçmiş olmasına rağmen, hala tanıdık gelen bir panaromayı okuruz.

Romanın ikinci bölümünde bu kez anlatıcımız Nermin’in deniz emekçisi babasıdır. Baba bölümünde Erbil, deniz emekçisi, akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan bir babanın ölüm yatağındaki sayıklamalarında ötekileştirmeyi ve bu ülkede işçi olmayı konu edinir. Bu doğrultuda Mustafa Suphi cinayetini bir malzeme olarak kusursuz bir şekilde, yaratıcı ve etkileyici tarzda kullanır. Ötekileştirme bağlamında Erbil, Mustafa Suphi cinayetini hümanist bir yaklaşımla ele alır. Baba karakterinde birbirimizi çeşitli etnik kimliklerimiz ve düşünce tarzımız, hayata bakış açımızla etiketleyerek ötekileştirmenin toplumsal yapımıza ve tarihimize aykırı olduğunu vurgularken, babanın oy kullandığı satırlar özellikle kayda değerdir.

Romanın ‘Baba’ bölümünde baskı kültürü içinde kendini bulmaya çalışan solcu kızın karşısına geleneksel kültürü içinde bir baba figürü çıkartılır. Kaptan abisinin ‘Mustafa Suphi’ cinayetini takıntı haline getirmesine kızsa da aslında kendisi de aynı durumda olan, ‘Mustafa Suphi’ yi kim öldürdü?’ sorusuna duyarsız kalmayan baba karakterinde Mustafa Suphi cinayeti insani bir perspektifte ele alınırken Erbil’ in siyasi donanımı da satır aralarında hissedilir.

Babanın ölümü üzerine cenazede ve sonrasında yaşananlarda bir halk eleştirisi vardır. Ancak Erbil’ in bu eleştiriyi daha çok biçimci bir şekilde yapması, halkı yargılaması aslında klasik bir anlayıştır ve bu halk eleştirisinin kendisini halktan birisi olarak görmeden yapması halk-aydın kopukluğu üzerine oldukça düşündürücüdür. İlerleyen bölümde Nermin’in gecekondu mahallesine yerleşerek halka ulaşmaya çalıştığı ve bu doğrultuda ‘piyanonun’ çok etkileyici bir üslupla bir imge olarak kullanıldığı satırlarda bilinçli bir okur ister istemez sorar: Doğru bu insanlara ulaşmalıyız, evet, bu insanlar çok daha iyi bir yaşamı hak ediyorlar, tamam… Ama bu millet neye inanır? Bu halk ne ister? Bu halkın asla taviz veremeyeceği değerler var mı ve ben onları çiğniyorsam onlara ulaşabilir miyim?

Ben halk-aydın kopukluğunun yıllardır süregelen şekilde çeşitli platformlarda tartışılan, romanlara, öykülere konu edinilen hiçbir şeyi anlamayan, cahil bir halk sorunu olarak işlenilmesi taraftarı değilim. Çünkü bu üslupta temel problemin aydının kendisini halktan ayrı değerlendirerek hareket etmekte yattığını düşünüyorum. Yine de bu ülke kendini nerede ve nasıl tarif ederse etsin aydınından çok beslenmiştir. Ki kaşananları geçici belleğinde değil; vicdanında saklayan yazarlarımıza çok şeyler borçludur Türk Edebiyatı. Ve hatta yazdıklarında toplumsal bir duyarlılığa işaret eden, vicdanının sesine kulak veren yazarlarımız yoluyla ortaya çıkmış olan büyük bir ‘toplumsal bellek kütüphanemiz’ var. Ancak o ışıklı, insanı ferahlatan, insanda yaşama tutkusu yaratan, yaşama sımsıkı bağlayan, hayatı ve kendisini tanımasını sağlayan o büyük kütüphanenin nimetlerinden faydalanma şansını çok az insan kendine sunuyor. İşte bu sebeple eleştiri, inceleme ya da araştırma alanında o zengin Türk Edebiyatının ve dolayısıyla yazın yolu ile ortaya çıkmış büyük bir belleğin hakkını ne yazık ki verebilmiş değiliz. Daha çok yaşananları geçici belleğinde bir süre saklayıp, sonra unutan kocaman bir kitle olarak yaşamayı tercih ediyoruz.

Basit bir örnek mi istiyorsunuz. Yaşadığımız ………………….. olaylarında neler olduğunu hatırlayalım… Önce yaşananlar, ulusça büyük bir kesimin tepkisine yol açtı, milyonlar üzüldü, milyonlar ağladı, milyonlar kahretti, milyonlar yürüdü ve sonra zaman geçti; geçici bellekler taşıdığı yüklerin kapasitesine daha fazla dayanamadı… yerini yeni olaylara bırakınca ………………. olaylarını sildi. Milyonlar, gittikçe küçüldü küçüldü küçüldü… Haritada bir nokta oldu… Haritadaki o yerde …………………….. olaylarını vicdanına kazımış olanlar, hala derdini anlatmak için çırpınırken…

sahi bu milyonlar nereye gitti… ve sen neredesin arkadaş!

Not: Sevgili okur, son paragrafta yer alan boşlukları dilediğiniz gibi doldurabilirsiniz.